Müminler Dünyevileşmeliler - ÖZET

Temel Soru: Neden dünya yönetiminde, sisteminde etkin olması gereken mümin akıllar/emin insanlar; edilgen, zayıf ve hatta ifsat edicilerin sömürü, kölelik çarkında güdülüyorlar?  

Muhtemel Cevap: Çünkü müminler vahiyden mülhem Dünyevileşemiyorlar! 


Allah Müminlere "Dünya"yı vaat etti. "Bir Dünya" vaat etti. (21/105–106; 28/1–6)
Dünyaya/insanlığa da Müminleri şahit gösterdi! (2/143)

Rabbimiz!
Bize dünya ve ahiret için hasenat (ihsanlı yaşayış) ver!
Ve bizi narın azabına karşı koru!
İşte onlara kesbettiklerinden bir nasip vardır!
Allah’ın hesabı ise seridir! (Bakara/201-202'den mülhem)

“Dünya ahiretin tarlasıdır.”
 “Yeryüzü bana/bize mescit kılındı” 
 “Yarın kıyametin kopacağını bilseniz, elinizdeki son fidanı mutlaka dikiniz” 
Hz. Muhammed

En zor olan nedir?Sözdür’ demiş. ‘Anlatması da zor, anlaması da!’ 
Sormuşlar; İnsanın başına gelecek en güzel nasip nedir? 
Cevap vermiş; Herkesin bir şeyler anlatmak istediği şu dünyada, seni dinlemek isteyen birine rastlamaktır!” 

BAŞLANGIÇ NOKTASI

MAKSAT ve HEDEF
Başlıklar

1. İnsanın Hayattaki İlk Sorumluluğu: Varlığını Muhafaza Etmek
2. Sistemin Merkezi/Kıblesi: Mescid-i Haram/Millet-i İbrahim Makamı
3. Sistemin Kurucuları: Toplumun Nefsi/Yönetici Kadroları/Halifeler
4. Toplumsal Barış Sözleşmesi: Emr/Maruf-Nehy/Münker Doktrini
5. Yönetim Biçiminin Temel İlkesi: Şura/Ortak Akıl ve Melikler
6. Yaratılışın Amacı: İbadet/Sistemin İşleyişi

1- İnsanın Hayattaki İlk Sorumluluğu: Varlığını Muhafaza Etmek

"İnsanın ilk uyacağı yasa, varlığını korumak; yapacağı ilk şey de kendine borçlu olduğu özeni göstermektir." der; Jean-Jacques Rousseau “Toplum Sözleşmesi”nde… 

Hayatta kalma modu, beynimizin “güvenli modda” başlatılmasıdır diyor bilim insanları. Evet; yaratılışın doğal temel ilkesi olarak, insanın hayattaki ilk sorumluluğu kendi varlığını muhafaza etmek ve can emniyetini sağlamaktır. Buna beslenmeden barınmaya kadar sağlıklı yaşamı ilgilendiren her ihtiyaç dahildir. Bu sağlanmadan bireysel ve toplumsal yaşamın idamesi ve ikamesi mümkün değildir. Varlığın temelini oluşturacak emniyet/güven ilkesi işlerlik kazandırıldığında yaşamın anahtarı, terk edildiğinde ise kilidi olacaktır. Emniyet hayatın en temel ilkesidir, çünkü varlığı güvenli bir şekilde sürdürebilmek, diğer sorumlulukların sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesinin de şartını oluşturur. Kendi can güvenliğine, fiziksel ve zihinsel sağlığına öncelik vermek, yaratanı, yaratılanı ve hayatı ciddiye almanın, takdir etmenin de ilk adımıdır.

Bu sorumluluk, sadece bireysel bir mesele değil, toplumsal bir mesele de olabilir. Her bireyin kendisini koruma hakkı ve sorumluluğu vardır, ancak bu, toplumun da bireylerinin güvenliğini sağlaması anlamına gelir. Bu, kişinin kendi sağlığını ve güvenliğini düşünerek, tehlikelerden kaçınma, doğru kararlar alma ve gerektiğinde yardım alma, yardım etme sorumluluğunu içerir. Varlık, insanın en temel sorumluluğudur ve bu sorumluluk hayatta kalabilmek için gereklidir. Bu sorumluluğu yerine getirebilmek, aynı zamanda sağlıklı bir toplumun oluşmasına zemin hazırlar. Dolayısıyla; insanın hayatta ilk sorumlu olduğu şey, kendi yaşamı ve varlığıdır. Yani, insanın hayatta sahip olduğu en temel sorumluluk, kendisini yaşatmak, sağlıklı bir şekilde varlığını sürdürmek ve buna yönelik doğru kararlar almak gibi bir temel üzerine kuruludur.

Bu temeli şu şekilde sıralayabiliriz:

Hayatın Sürekliliği: İnsan, öncelikle hayatta kalmak ve varlığını sürdürmek için gerekli olan temel ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Bu, fiziksel sağlığı, güvenliği, gıda, barınma gibi temel unsurları içerir. Bu sorumluluk, hayatta kalabilmek için yerine getirilmesi gereken ilk sorumluluklardan biridir.

Kendi Zihinsel/Akıl ve Duygusal Durumu: Birey, sadece fiziksel olarak değil, duygusal ve zihinsel olarak da kendisinin sorumlusudur. Zihinsel ve duygusal denge, bireyin sağlıklı bir şekilde toplumda varlık göstermesini sağlar. Kendi içsel dünyasını anlayıp dengeleyebilmek de ilk sorumluluklar arasındadır.

Öz Değer ve Anlam Arayışı: İnsanın hayatındaki anlamı bulması, değerlerini keşfetmesi ve ona göre bir yol haritası oluşturması da önemli bir sorumluluktur. İnsan, varoluşsal olarak kendisine anlam katacak şeylere yönelmelidir. Bu, yaşamın anlamını aramak ve bunun doğrultusunda bir yaşam sürmek, insanın üzerine aldığı bir sorumluluktur.

Bu sorumluluklar, insanın içsel bir düzen kurması ve çevresindeki dünyada sağlıklı bir şekilde varlık göstermesi için gereklidir. Yani, insanın ilk sorumlu olduğu şey, aslında kendi varlığı ve onun sürekliliğiyle ilgilidir. 

Bu temel ilkeye kimileri sözlü olarak çok kolay ve rahat onay verebilir; o taktirde bu onayın A'dan Z'ye kadar tüm yaşam biçimiyle ve vakalara yaklaşımla orantılı/tutarlı olup olmadığı sorgulanmalı/sınanmalıdır. Bu tutarlılık teyit edilebilirse ne âlâ; yok edilmezse, o vakit tenakuz (kendi kendini tahrip) ortaya çıkar ki bunun bütün yaşam biçiminde hasar oluşturup, muhatabıyla birlikte civarını da hüsrana sürüklemesi kaçınılmaz olacaktır.

Varlığın tehlikeye düşmesi, muhtemel felaketlerin yaşanmasına zemin hazırlayan sağlıksız kararlarla gerçekleşir. Kişinin kendisiyle sınırlı kalmayıp topluma da sirayet eden felaketler zinciri tüm yaşamı felç ederek herkesi kısır/kusurlu bir döngünün içine çeker.

Hâsılı; vel'asrın hüsran yaşamasına engel olacak ilk adım varlığın muhafazasıdır ve hayati önemi haizdir! 

2- Sistemin Merkezi: Mescid-i Haram/Millet-i İbrahim Makamı


Muhakkak ki İbrahim, ayakta sağlam/gönülden duran bir ümmetti! Üretim yapan bir öncüydü zira Mekke de şehirlerin anası/öncüsü/üretimin/tevhidin merkeziydi. İbrahim Allah'a hanif olarak bağlanan/yönelen ve hiçbir işini şirk(et)leştirmeyendi. İçinde bulunduğu nimetlere şükreden olarak onun seçilip bize takip edilmesi gereken önder kılınmasıyla, istikameti belli olan yola/yaşanılabilir en mümkün hayata iletilmişti. Bundan dolayıdır ki ona bu ‘fi'd-dünya’da ihsan edildi ki yine buna binaen ‘fi'l-ahire’te de salihlerdendir. Dünyada ıslah edici/iyileştirici iş ortaya koy(a)mayanlar, ahirette nasıl salihlerden olacak ki ifsat ederken/arıza çıkarırken yaşamda ve helak ederken ekini ve nesli... Sonra vahyedildi (son Nebi'ye); Tâbi ol İbrahim'in milletine/yazdır adını onun hanif dinine ki o ortak koşanlardan değildi. (Nahl/120-123’ten mülhem)

Doğrusu insanlar için ilk/evvel kurulan beyt Bekke/Mekke; yeryüzünün, insanlığın anası olarak oldukça doğurgan/"vuDiǎ-وُضِعَ" özelliğiyle, tüm âlemler için her türlü -siyasi, ticari, içtimai, ilmi, cem'i cümlesiyle- bereketin ve yaşanılabilir bir hayata/hidayete kavuşmanın kaynağı ve insanlık için her türlü hayrın üretildiği merkezidir. Onun bizatihi öz/elliğinde çok açık ayetler vardır ki zihni/fiili/kalbi şuurlanmalar için orayı yaşanılabilir kılanların başında İbrahim'in makamı/siyasi hareketi gelir. Kim bu harekete dâhil olur ve o makamı/siyasi hareketi işler kılarsa -dünyadaki her türlü güvenliği/huzur ve sükûneti- tesis edebilir. Bütün bunlardan mülhem olarak Allah'ın bir hakkıdır insanlar üzerinde Beyt'i haccetmeleri/insanlık lehine delil oluşturmaları/hüccet/delil elde etmeleri güçleri nispetince... Artık kim bu hakikati görmezden gelir -veya farkında olmadan başka şeylere dalıp, bu durumun ehemmiyetini göz ardı ederse- muhakkak ki Allah bütün âlemlere nispeten çok daha ganidir. (Ali İmran/96-97'den mülhem)

Sefihlerin kıble meselesindeki hezeyanlarına aldırmayın, zira kıblenizin yönetim merkezi Mescid-i Haram/İbrahim Makamı, kapsama alanı/hedefi ise mescit kılınan tüm yeryüzüdür; çünkü Doğu da Batı da Allah’ındır ki O, neticeye (inşallah) matuf hareket edenlerin yolunu istikamet üzere çizer/açar. Böylece sizi vasat/orta yolu tercih eden bir topluluk kıldık ki, siz insanlar için şahitlik oluşturasınız/emsal teşkil edesiniz ve Resul de sizin için aynı şahitliği oluştursun/emsal teşkil etsin! (Bakara/142/143’ten mülhem)

3- Sistemin Kurucuları: Toplumun Nefsi/Yönetici Kadroları/Halifeler

Hani Rabbin meleklere şöyle dedi; Muhakkak ki yeryüzünde muhtelif görüşleri dikkate alarak ihtilafları giderecek, ahdinden dönmeyecek, Hakk ile hüküm veren Halife/yönetici kılacağım! Melekler; "Orada düzeni/nizamı bozacak, ifsat edecek ve kan dökecek kimseyi mi? Oysa biz seni hamd ile tesbih ve takdis ediyoruz!" Dedi ki; "Ben sizin bilmediklerinizi biliyorum!" (Bakara/30’dan mülhem)

Geneli birinci derecede bağlamayan ve fakat özele birinci derecede ağır sorumluluklar yükleyen “Halife”lik misyonu, toplumları yönetecek olan şuurlu kadroların müspet yönde değişimi/gelişimiyle Hakk ile hükmederek adaleti sağlamalarını ihtiva etmektedir. 

Öyledir; Kendi elleriniz yüzündendir yaşadığınız akıbet; Allah ibadet eden abidlerine karşı zulmedici değildir. Her şey olması gerektiği gibidir. Tıpkı Firavun avenesi ve daha öncekilerin durumu gibi... Ki onlar da Allah'ın ayetlerini (insana sunulan yaşanılabilir bir hayatın işaretlerini/hidayeti) bin bir türlü bahanelerle örtbas (küfr) etmeye yeltenmişlerdi de Allah da onları günahlarıyla birlikte kıskıvrak yakalamıştı. Muhakkak ki Allah'ın takdir ettiği akıbet kuvvet bakımından oldukça şiddetlidir. Bu da böyledir! Çünkü Allah asla bahşettiği nimetine mugayir bir irade sergilemez! Ancak nimetlendirilen toplum, nefislerinde üretici, yönlendirici olan şuurlu yönetici kadrolar aksi istikamette hareket etmediği sürece... Şüphesiz Allah, semiun âlimdir. (Enfal/51-53’ten mülhem)

Şöyle ki; Onun peşi sıra Allah'ın emrinden bir müeyyide akıbetini muhafaza eder. Muhakkak ki emrinden kaynaklı müeyyideye bağlı olarak, Allah asla değiştirmez; koyduğu yasaya mugayir hareket etmez, ancak bir toplum (topluluk, yapı, kurum, kuruluş, aile, siyaset, ticaret bilumum işlerin nefsi, ana merkezi, etkin gücü, dönüştürücü şuurlu kadroları) kendi ahvallerini/iş tutuş tarzlarını/yaşam biçimlerini, yönetim sistemlerini (müspet ya da menfi yönde) değiştirmedikçe! O sebeple; Mevcut müeyyidelere mugayir bir durumda, Allah'ın iradesiyle ortaya çıkacak sui/kötü durumun geri çevrilmesi olası değildir. İyi hâllerini değiştirdikleri için toplumlar sui ahvâle duçar oluyorlar; yoksa Allah bir topluluğa sui ahval murad etmiş olsa artık onu reddedebilecek irade yoktur! Kaldı ki onların O'ndan başka velileri/koruyup gözetenleri de yoktur!  O'dur size gösteren şimşeği ki korku/havfen dolar yürekler ve fakat peşinden bahar çiçeklerinin, muştularının, umutlarının açarak yeryüzünün yeşermesi için yağmurla/rahmetle yüklü bulutları gösterir! (Rad/11-12'den mülhem)

Dolayısıyla; Rad/12. ayette belirtilen gerekçeli umudun oluşması ve yeryüzü mescidinin yeşermesi için, toplumun nefsi/etkin ve dönüştürücü gücü olan şuurlu kadrolarının, yönetici erkinin, her alanda müspet anlamda rüşdünü ispat etmesi hayati önemi haizdir. Ki toplum onların öncülüğünde (mükemmel hızır özelliğinde değil; mümkün Musalar şahitliğinde) gelişebilsin ve ilkokul din/darlığından azade olarak hür iradelerine kavuşabilsin, rüşd sahibi olabilsinler. Böylece ifsat çarkında sürüler gibi güdülmekten, kendilerini gütmek isteyen idare edicilerden ve onların büyücülerinden kurtula/bilsinler! Eğer kadrini “bilirseniz” yaşanılabilir bir hayata/hidayete erebilirsiniz. Bununla birlikte; yeryüzünde iktidar olmayı, Ard’a halife kılınmak şeklinde tanımlıyor Kur’an. İktidar olmanın yolu birliği sağlamaktan geçtiği ve bu minvalde Birlik’ten oluştuğu için, Birliği oluşturan yönetimlere de Halifeler diyor Kur’an. Bu bahsi ilgili başlıkta ayrıntılı izah etmeye çalışacağız.

4- Toplumsal Barış Sözleşmesi: Emr/Maruf-Nehy/Münker Doktrini

"Emr" ne? "Nehy" ne?
"Maruf" ne "Münker" ne?

Ve daha önemlisi kime, neyi, nasıl, ne zaman, hangi zemin ve şartlarda ve kim emredecek? Kavram salt anlaşıldığı gibi emretmeyi mi yoksa tüm toplumu umursayacak şekilde iş edinmeyi mi vurguluyor?

Müminlerin, hâlihazırda yaşadıkları asra uygun bir "Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker" metodolojik çalışmaları maalesef yok! Olmadığından dolayı maruf adı altında topluma her meşrebe göre renklendirilişmiş din/darlık anlayışları dayatılıyor! Hâlihazırda cari olan bu din/darlık, kişilerin kendi tatminlerinin, hislerinin, duygusal yaklaşımlarının yerli yersiz, rasgele, gelişigüzel ve hiçbir sınamaya tabi tutulmadan, bedeli ödenmeden, günümüz dünyasında uygulanabilirliği üzerinde düşünülmeden topluma boca edilen şeyledir. Rüşd gerektiren sorumluluklarda akıl baliğ olmamış kişilerin ısrarla “tebliğ” adı altında yaptıkları şeyler, asıl maksat olan toplumsal yaşamın güven/huzur ve selametini hedefleyen ilkelerin sarsılmasına ve toplumsal düzenin imhasına hizmet etmektedir. Bunun başlıca nedeni ise, içerisinde bulunduğumuz çağın bihakkın okunamaması ve mevcut şartlara uygun çözüm ve çareler üretilememesi, çağa uygun "Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker" sistematiğinin geliştirilememesidir. 

Bu temel ilkenin iyi anlaşılması, vahyin ve Resullerin Tevhit Mücadelesine uyumlu bir şekilde yeniden anlamlandırılması ve metodolojik olarak sistematize edilmesi gerekmektedir. Bu da mevcut din/darlıkla mümkün değildir zira herkes rasgele tebliğ faaliyetinde bulunmakta ve bu faaliyetlerden hiçbir şey hâsıl olmamakta, olduğu zannedilmektedir. Vaka bu zannı çürütmektedir ki zaten olmadığı için toplumsal barış, uzlaşı ve güven ortamı tesis edilememekte, bunun sonucu olarak çatışmacı Kabile Mantığı öne çıkmaktadır. Her cenah/cemaat/yapı, tüm topluma İslam adı altında kendi zihniyetlerine göre icat ettikleri menkul din/darlıklarını zerk ediyor ve buna da “emribilmarufnehyianilmünker” diyorlar! Dolayısıyla; meselenin genel kabulün işleyişi gibi olmadığı iyi idrak edilmelidir.

Peki; "Emribil maruf; nehyianil münker" Neyi Amaçlamaktadır? Kur’an’da ehemmiyetle üzerinde durulan (3/104-110-114; 7/157; 9/67-71-112; 22/41; 31/17) bu öğreti toplumsal ve bireysel olarak iş edinilmesi gereken bir sorumluluktur ve İslam Topluluğuna dâhil olsun olmasın tüm insanlarla ortak iyi de buluşma noktasıdır. 

Kelimelerin kök anlamlarından da anlaşılacağı üzere;

Marufu; tanınan/kabul edilebilir olanla emrolunmak; iş edinmek/umursamak;
Son kertede aklın almayıp vazgeçtiği; tanınmayan/kabul edilemez olan Münkeri nehyetmek, vazgeçmek anlamında 'Toplumsal Yaşam Sözleşmesi’nin temelini oluşturmak ve insanları buna en güzel tarzda ikna etmektir.

Bu temel düstur, genelin ikna olup mutabık kalacağı yaşam koşullarını düzene koymaktadır. Bu niteleme, din/darlar tarafından idrak edilemediği için, kendilerinden menkul din/darlığı insanlara zerk etmekte ve bunu da yukarıdaki ayetlere atfetmektedirler. Oysa insanlar için tehdit ve korku aracına dönüşen bu yaklaşımlar meselenin hakikatini örtbas etmekte ve maksat hâsıl olmamaktadır. 

“Ey insanlık! Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz… Derken sizi şubelere/dallara ayırarak karşılıklı kabul (mütekabiliyet) dahilinde hareket eden kabileler haline getirdik ki maruf (liteǎārafū) üzerine hemhal/tanış olup kaynaşabilesiniz. Elbette Allah indinde en keremliniz, O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır; şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat/13’ten mülhem)

Bu ayette geçen ve meallerde “tanışmak” olarak çevrilen “liteǎārafū” kavramı, irfan sahibi insanların ortaya koyduğu marufları/iyilikleri vurgulamaktadır. Çünkü "Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker" dünyanın tek toplumsal yaşam projesidir. Kabile mantığının ortadan kalkabilmesinin ve toplumsal anlamda barış, huzur ve güvenin tesisi için bu doktinin vahyin ışığında yeniden düşünülmesi gerekmektedir. 

Maruf; toplumun geneli tarafından kabul edilebilir, uygulanabilir, sürdürülebilir ve yaşanılabilir mümkün bir hayat/hidayet… (ahsen)
Münker; toplumun geneli tarafından kabul edilemez, yaşanılması imkânsız olan çürütücü/yozlaştırıcı sefalet… (esfel)

"Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker" tüm dünya genelinde, toplumların kendi kültürlerini (örf) koruyarak bir arada yaşamanın işletim sistemidir ve cemiyetleşmenin de başlangıç noktasıdır. Toplumsal anlamda iyi, makul, kabul edilebilir olan ve insana/topluma zararlı olamayan her kültür/örfi yaşayış maruf kapsamına girer. Bu özellikleri taşımıyorsa münkerdir ve kabul edilebilir değildir. İnsan fıtratı bu yaşayışa doğal olarak meyilli yaratılmıştır ve dışarıdan bir ifsatla bozgunculuk/karmaşa çıkarılmazsa toplumlar bu yaşama doğal bir şekilde uyum sağlarlar. Bunun için toplumun nefsi şuurlu kadrolar/yöneticiler tarafından selamet/güven ortamının oluşturulması, çatışma/kargaşanın da engellenmesi yeterlidir.

Câri olan nedir peki? Yapılagelen veya olan biten, tecrübe edilmemiş, mütemadiyen sağlaması yapılmamış, sınanmamış, uygulanabilir ve sürdürülebilirliği olmayan keyfi uygulamalardan ibaret din/darlıklardır. Bunlar da ıslah edici/iyileştirici olmadığı gibi, münkeri de tahrik ve tahkim edicidir. Neticesi Hasta Toplumlar ve hüsran olmuş yaşam biçimidir. Bu yönüyle de modern zekâ ile benzeşmektedir. Dinamiklerini vahiyden ve Resulullah'ın şahitliğinden değil de kişisel menkul yaklaşımlardan alan bir sistem, yaratılış maksadını kamufle eden bir işlerliğe sahiptir. Yani siz farkında olmadan, "Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker" yapıyorum zannederek, aksi yönde bir işe hizmet ediyor olabilirsiniz. 

O sebeple, her ne yapıyorsanız, her ne söylüyorsanız, "bundan ne hâsıl oldu" sorusunu sorup, işin sağlamasını, sınamasını vahiyden mülhem yapmalısınız! Aksi takdirde herkes her istediğini yapar, eder, söyler ve fakat kaş yapayım derken göz çıkarır ki elan olan biten de bu yönde vuku bulmaktadır. Maruf-Münker hakkında vahye dayalı bir anlam dünyası olmadığından, tebliğ faaliyetleri çoğunlukla bir karşılık bulmuyor veya vahyin tasvir ettiği toplum oluşmuyor. Bir şeyler yapıyorlar, ama ne yaptıklarının farkında değil insanlar; rasgele/gelişi güzel hareket ediliyor ve o sebepten olsa gerek, bir türlü maruf bir topluma rast gelinmiyor/nasiplenilmiyor! İslam, herkesin (büyük çoğunluğun) kabul edebileceği (maruf: toplumun ortak 'iyi'si olan) bir hayat tarzını teklif etmektedir. İnsanın kaçınması imkânsız olan bu hakikati, ölümünden sonra yeryüzünün dirilmesini sağlayan su/rahmet ile aynı kaderi paylaşmaktadır. Âlemlere Rahmet olmak dışında hiçbir maksatla gönderilmeyen Resuller de bu kaderin yaşayan şahitleridir. 

5- Yönetim Biçiminin Temel İlkesi: Şura/Ortak Akıl ve Melikler

Size verilenler dünya hayatının metası/atıştırmalığıdır! Allah'ın indindekinin bâki olması dolayısıyla, Rablerlerine güvenip tevvekkül edenler için daha muhayyerdir! Onlar ki büyük günahlara ve fahişeliğe/aşırılığa yanaşmazlar ve gazaplandıklarında mağfiretle istiğfar ederler! Rablerine icabet etmenin bir gereği olarak işlerini Şura ile görür ve böylece toplumsal değerleri ikame eder, kendilerini rızıklandırdıklarımızdan infak ederler! (Şura/36-38'ten mülhem)

Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara yumuşak davrandın ki eğer onlara katı ve kaba kalpli olsaydın etrafından dağılıp giderlerdi. O halde affedici olarak onlar için mağfiret dile ve onlarla işleri istişare et; azmettiğinde de Allah'a tevekkül et zira Allah mütevekkil olanları muhabbeti dâhilinde tohumlandırıp ürünlerle bereketlendirir! Eğer Allah yardım ederse size galip gelecek veya yüz üstü bırakırsa da O'ndan başka yardım edecek olan yoktur. Müminler Allah'a güvenip tevekkül etsinler! (Al-i İmran/159-160'tan mülhem)

Kur’an’ın en hayati emirlerinden biri olan istişare ayeti maalesef çoğunlukla hiçbir alanda dikkate alınmamış ve bundan dolayıdır ki işlerlik kazandırılamamıştır. Özellikle Siyasi Yönetim biçiminin temel taşı olan “Şura Heyeti” oluşturulmakla birlikte, en nihayet son sözü heyetin/danışma kurulunun lideri/meliki söylemekte, son kararı o vermektedir. Âl-i İmran 159. Ayette Allah istişare sonrasında azmetme dahilinde iradeyi heyet başkanının tasarrufuna bırakmıştır. Bu durum diktatörlük, tiranlık, tağutluk gibi despot rejimlerle karıştırılmamalıdır. Kur’an’da Melik Davut’a insanlar arasında Hakk ile (38/26) hükmetmesi söylenir. Özellikle Batı’nın tabiriyle Monarşi/Krallık, vahyin tabiriyle Melik, sultan/güç sahibi yöntem şeklini yeniden düşünmeli ve bunu da Melik Davut ile varisi Melik Süleyman’ın yönetim biçimiyle kıyaslamalıyız. Gayrimüslimlerin Monarşileri ile Kur’an’ın Melik odaklı yönetim şeklinin arasındaki en bariz fark, Kur’an’ın halkı razı eden, adalet ve hakkaniyetle hükmeden, merhameti esas alan ve münkeri engelleyen, ifsada geçit vermeyen dünya çapında muktedir bir sistemi/yönetimi/arş’ı talep ediyor olmasıdır. Bu kıyasa Hz. Musa’nın saraydan çıkışını, Hz. Yusuf’un saraya girerek arş/yönetim sahibi oluşunu da dahil edip bugünün dünyasında hakikatli, adaletli ve merhametli bir yönetim biçimine ulaşabiliriz. Bu mesele elbette uzun ve derin bir muhteva ile düşünce konusu yapılmayı hak ediyor. Çoğunluğun azınlığa tahakkümü olan Demokrasi de hasarlı bir rejim olup, Şura Heyeti/istişareyle de hiçbir ilgisi yoktur. Kaldı ki; İslam hiçbir şeyin alternatifi olmadığı gibi, bilakis hakikatin ta kendisi olarak asıldır, tüm insanlık için asalet ve izzetin kaynağıdır. Yaratılıştan/fıtrattan gelen ortak değerler sistemi olarak insanlığın değişmez hakikati olan İslam, yaşanılabilir hayat/hidayettir. Böyle bir sistem, marufu önceleyen ve münkere yol vermeyen her düşünce ve yaşayışa sahip aklıselim insanların (İslam/Barış Paktı) katılımıyla, çeşitli istişare heyetlerinden oluşur. Bu heyetler ortak değerlerde siyaset yaparak topluma sağlıklı ve emin bir yaşam temin ederler!

6- Yaratılış Amacı: İBADET 

A) Hayatın İbadetleşmesi

O halde zikret/dünya sistemini ilan et/işler kıl; çünkü zikir/sistemin icra edilmesi müminler/şuurlu yönetici kadrolar için menfaatler barındırmaktadır. Öyle ki; cinleri ve insanları bana, yaşanılabilir sistem dahilinde ibadet etmek/işlerlik kazandırmak dışında hiçbir şey için yaratmadım! Ki onlardan rızık beklemiyor, beni beslemelerini de murad etmiyorum; bilakis Allah o ki, rızık veren olarak metin/sağlam kuvvete sahiptir! (Zariyat/55-58’ten mülhem)

Kur'an'da ibadet;

Allah'a ibadet 51/56
Meleklerin ve Nebilerin Rabler edinmek, ibadet etmek 3/79-80
Şeytan, cin ve meleklere ibadet 36/60; 19/44; 34/40-41
Nesne/putlara ibadet 26/70-71; 12/40
Tağuta/Firavuna ibadet 39/17; 26/22-29
Velilere/velayetine girilenlere, aracılara ibadet 39/3
Oluşturulması yasaklanmış olan “Rahip/Haham/Din adamları”na ibadet 9/31
Hevanın ilah edinilmesi 25/43

İlki vahye uygun bir sistemde hakikati temsille işlerlik kazanırken, diğerleri hevasını ilah edinenlerin bâtıl sistemini temsilen ifsada sebebiyet vermektedir. 

İstisnasız tüm Resuller, kavmini/toplumun yöneticilerini yalnız Allah'a ibadet etmeye çağırmış, davet (16/36) etmiştir. 

"İbadet" ise başlı başına bir "sistem" teklifiydi. 
Öyle ki Resullerin bu teklifi taşlanma veya sürgünle karşılık buldu.
Bugün "ibadet" denildiğinde akla vahye uygun bir #sistem gelmiyor!

Allah insanları yalnızca kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır. 
İbadet ise vahye uygun bir sistemi/yaşam biçimini ihtiva etmektedir. 

Müslümanlar, tüm insanlık için adalet temelli vahye uygun bir sistem kurarak ancak yaratılış gayeleri olan ibadeti ifâ etmiş olurlar. 

Dünyada adaletli bir sistem yoksa ve zulüm varsa, bundan herkes sorumludur. Başta bu sistemi değiştirmekle sorumlu müminler.  Bütün sorunların temelinde "ibadet" kavramının asli işleyişinin örtbas edilip yerine menkul din/darlığın üretilmiş olmasından çıkmaktadır ki Yahudi ve Hristiyanlar da aynı yanlışa bilerek/kasten düşmüşlerdir.

B) Dünyada Rahmet Merkezli Bir Sistem

Ta sin mim; Tek başına ve düzensiz bir halde bulunduğunda hiçbir anlam ifade etmeyen ve fakat bir araya gelip bir düzene sahip olduklarında, anlamlar bütününü oluşturan harfler gibi… Mubin/delilli/anlaşılır bir Kitabın ayetleridir şunlar; Sana Musa ve Firavun'un haberinden bir bölümünü, içinde bulunduğun yaşamda işler kılman için tilavet edeceğiz ki bu, hakkıyla iman eden topluluk içindir! Muhakkak ki; Firavun, kendince ululandı/kendine vehmetti/kendisini çok âlâ bir konumda konuşlandırdı! Bu vehim onu zorbalığa/eşkıyalığa sevk ediyor ve ehlini/ehalisini ayrıştırıyor ve onlardan bir taifeyi güçsüz duruma düşürüp, kendilerini müdafaa edemeyecek hale getirerek, oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu; çünkü o müfsitlerden, yeryüzünü ifsad eden, bozguna uğratan, düzeni, nizamı, yaratılışı bozanlardandı. Oysa bütün bunlara karşılık biz de murad ediyorduk ki; Kendilerini müdafaa edemeyen güçsüzleri, ezilenleri nimetlendirelim ve onları mevcut durumlarından âlâ bir yaşayışa çıkararak, yeryüzünün mirasçı önderleri/yöneticileri yapalım! Ve onlara yeryüzünde imkânlar dahilinde yeni alanlar açarak, Firavun’a/eşkıya idarecilere, Haman’a/bürokrasiye ve askerlerine, çekindikleri korkuyu gösterelim/başlarına getirelim. (Kasas/1-6'dan mülhem)

Hakikat şu ki; Zikirden sonra Zebur'da yazmıştık ki, mutlaka yeryüzünde ıslah eden/iyileştiren/hasarları gideren/düzeni sağlayan/eşkıyalığa son veren abide-i şahsiyetlerim varis olacak! Muhakkak bunda abide-i şahsiyetlerden oluşan topluluklar için akıl bâliğ bir mesaj vardır! Bu böyledir; çünkü biz seni başka hiçbir sebeple göndermedik; ancak âlemlere rahmet olman dışında! Rahmet, tüm yaşamı ihtiva edecek şekilde barış/huzur/güven ortamını oluşturan bir nizamın/sistemin temelidir! (Enbiya/105-107'den mülhem)

İBADET; kulluktan ziyade, başlı başına rahmet odaklı bir "sistem" teklifidir. Yeryüzünü yaratılış/fıtrat merkezli inşa, ihya ve imar etmektir ki istisnasız tüm Resuller toplumlarını yalnız Allah'a ibadet etmeye/sistem kurmaya (16/36) davet etmiştir. Öyle ki Resullerin bu teklifi taşlanma, sürgün veya etkisizleştirme girişimleriyle karşılık bulmuştur! Bu anlamda Zariyat/56 anlaşılmadan, zayiatın durması mümkün değildir!

O halde; 

"Yâ ıbâdıyellezîne âmenû inne ardî vâsiatun fe iyyâye fa’budûn" (29/56)
Ey iman eden/bana güvenen abid(e)lerim! 
Benim arzım geniştir ibadet etmek için!  

وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَىٰ دَارِ السَّلَامِ
"Vallâhu yed´û ilâ dâris selâm"

Allah sizi esenlik/selamet yurdunda birlikteliğe davet eder ve dünyayı da bu minvalde inşa etmenizi ister; Allah hiç sizi esenliğe/selamete davet edip de aksi şeyle mükellef kılar mı? O sebeple bu istikamet üzere olanları/tam kıvamında bir yaşam sürenleri ancak yaşanılabilir hayata/hidayete eriştirir. İşlerini başkalarının etkisiyle değil de Allah'ın gördüğü şuuruyla yapanlara ziyadesiyle ihsan vardır. Bundan dolayı onların veçhelerini, yüzlerini/itibarlarını; rağbet ettikleri mihenklerini katran bürümez, ön görüleri açıktır/muhakemeleri kapanmaz ve bundan dolayı da zillete düşmezler! İşte bunlar cennet ashabıdırlar ve onlar orada kalıcıdırlar. Kötülük kesbedip bunu iş tutuş tarzı olarak benimseyenlere gelince; onların karşılığı da misli kadardır ve fakat onları tümüyle zillet bürür/zelil bir yaşam sürerler ve onların ismetini Allah'tan ve O'nun yaşam biçimine uymaktan başka bir şey kurtaramaz! Onların vecheleri/yüzleri, itibarları, rağbetleri öyle bir inkıtaa uğramıştır ki, gecenin en karanlık anı gibi zifiri haldedir. İşte bunlar da nârın ashabıdırlar ve onlar da orada kalıcıdırlar! (Yunus/25-27'den mülhem)

Allah’ın sana verdiklerinde maksat ahiret yurdunu edinmek olsun! Dünyadan da nasibini unutmadan, Allah’ın sana ihsanda bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde fesada düşme! Çünkü Allah müfsitleri/ölçüyü kaçırıp sistemi bozanlara karşı muhabbet beslemez/işlerini bereketlendirmez! (Kasas/77’den mülhem)

De ki; Ey iman iddiasıyla emin bir yaşam vaadinde bulunan abidelerim; Rabbinize karşı sorumluluğun gereğini yerine getirin ki bu dünyada ihsanlı bir yaşama karşılık ihsan vardır. Allah'ın arzı olabildiğince geniştir ve sabırda vefa gösterenlerin ecirleri hesapsızdır! (Zümer/10'dan mülhem)

Muhakkak ki; mevcut sınırlandırılmış dünya hayatından, ahiret yurduna uzanan süreç sonunda serbest kalacağını beklemeyip/ötesini ummayıp; dünya hayatına razı olarak tatmin olanlar, ayetlerimize/her an şahit oldukları tüm varlık bilgisine karşı oldukça gafildirler! İşte bunların kesbettiklerine karşılık olarak varacakları yer nârdır! Muhakkak ki; iman etmenin bir gereği olarak, emin bir yaşam vaadiyle, ıslah edici/hasarları giderici/iyileştirici eyleyişlerde bulunanları Rableri yaşanılabilir bir hayata/hidayete eriştirir. İmanlarını bu minvalde işler kıldıkları için, naim cennetlerinde safa sürerler. Onların duaları, dünyadaki yaşam biçimlerinin karşılığı, orada "subhânekellâhumme" Allah'ın nimetlerinde yüzmek olarak gerçekleştiği ve selam/selametle hayat buldukları için âlemlerin Rabbi Allah'a hamd etmektir! (Yunus/7-10’dan mülhem)

GENEL KONU BAŞLIKLARI

1) Mevcut Dünya Eşkıya Çarkı
2) Âdemoğlu’nun Dünya Hayatı
3) İslam-İman Nedir? Müslim-Mümin Kimdir?
4) Din/darlık Nedir? İnançlı Din/dar Kimdir? 
5) Sekülerleşme Nedir? Dünyevileşme Ne Demektir?
6) Ahlak/Yaratıcıya Sırtını Değil, Yüzünü Dönmek/İtibar Etmek 
7) Toplumun Nefsi/Yönetici Kadroları/Halifeler 
8) İbadet/Hayatın İşletim Sistemi
9) Âlemlerin Rabbi Olan Allah
10) Sistemin Merkezi Mescid-i Haram/Mekke 
11) Emanet-Ehil-İhanet-Sıdk-Zulüm
12) Hayatı Takdir Etmenin Ölçüsü
13) Kabile-Ganimet-Akide Mantığı ve Abese Tavrı
14) Bizi Güt Demeyin, Bizi Gözet/Yönet Deyin
15) Hakikat, Nimet ve Mefkûre 
16) Azim/Kararlılık-Nizam ve Eşkıyalık
17) Kavramsallaştırmalara Dair
18) Vel’asr
19) İzzet/Dokunulmazlık
20) Yaşayan ŞAHİTLİK
21) Z Raporu

“Dinlemek; karşıdakinin anlattığının onun için anlamını duymaktır. Dinlemek ve duymak; tavsiye vermek, öğütlemek, benzer örnekler anlatmak, akıl vermek değildir. Öncelikle, duyulduğunu, görüldüğünü, fark edildiğini, hissettirmektir. Tecrübenize, fikrinize danışılmamıştır bazen. Sadece, dinleyen bir çift kulak, anlayan, gören bir çift göz aranmıştır. Kimin daha iyi bildiği, daha akıllı, daha tecrübeli, daha haklı olduğunun bir önemi yoktur. Bilmek değil, anlamak, anlaşılmaktır mevzu” Alıntı

NOT: Vahiyden mülhem dünyevileşme tezime/teklifime dair özetini paylaştığım bu doysa 2013–2023 yılları arasındaki genel Kur’an çalışmalarımın usaresidir. Amacı ise, Kur’an’ın vaadi olan yaşamak ve yaşatmaktan birinci derecede sorumlu olan müminleri/emin insanları buna ikna ederek dünyaya dönmelerini sağlamaktır! Hepsi için Allahualem…

1) Mevcut Dünya Eşkıya Çarkı

Sermaye ve Silah

Dünya ifsat/sömürü çarkını iki etkin güç çeviriyor ve tüm insanlığı idare ediyor/güdüyor!

a) Meta/altın/sermaye/teknoloji/bilgi gücü = Küreselciler (öldüren zekâ)
b) Pazu/silah/askeri güç = Ulusalcılar (ölen duygu/hamaset)

Bu iki güçten kazanan her daim, bilgiyi elinde tutan zekâdır. Buradaki asıl üzerinde düşünülmesi gereken hayati mesele; Allah’ın vaadiyle muhatap olan, evrensel/yeryüzü sorumluluğu taşıyan (33/72; 59/21) aklıselim müminlerin/emin insanların yoksunluğu, etkisizliği, yönetimsizliğidir = AKIL…

İnsanoğlu diyorum; 
Yaşadığımız şu çağda;
Islah ediciler olarak çok cahil!
İfsat ediciler olarak da çok zâlim!
 (33/72–73)

Öyle bir dünya sistemi ki; Birileri (silah baronları) eşkıyalık sergiliyor, diğer (altına/teknolojiye/bilgiye sahip) kravatlı (63/4) eşkıyalar da karşı çıkıyor “muş” gibi yapıyorlar! En nihayet birlikte kazanıyorlar!

Aristokratlar kaba kuvvete başvuran eşkıyalar iken; Burjuvalar softpower sermaye eşkıyalarıdır! Aristokratlar, sonradan oluşan Burjuvaları görgüsüz/aşağılık olarak vasıflandırmaktadır. Geçmişte ilki efendiyken; çağımızda ikincisi sermaye üzerinden efendiliğini tahkim etmiştir. İdarede/kölelik çarkında her iki eşkıya da dönüşümlü olarak tahakküm kuruyor ve her şeyi kontrol eden bu iki güç zorbalıkla haklı çıkıyor; hakikatte haklı olanlar ise mağdur, mazlum ve mahzun olarak perişanlık içinde ölüyor!

Dolayısıyla dünyadaki ifsat çarkına dair anlatılanların hepsi masal... Gerçek olan şu ki; Dünya sistemi eşkıyalar tarafından idare ediliyor/güdülüyor ve bütün mesele Firavun’un altınlarına kim(ler)in sahip olacağı üzerine dönüyor! Bu bağlamda cari sistemin elebaşları/sahipleri olan eşkıyalar, kapital sömürü çarkına, çoğu ülke idarecilerini de ortak ederek onları kuklaları haline getiriyorlar. Kuklaları sindirmenin de getirdiği fırsatla çatışmalar/savaşlar çıkarılıyor ve malı götürenler olarak sonunda kazananlar sömürü çarkını idare eden/güden eşkıyalar oluyor! Sisteme bir miktar karşı çıkanlara, itiraz edenlere, maddeye olan zaaflarına binaen paralel bir sistem kurdurarak onları da oyuna dâhil ediyor, pastadan pay veriyor ve sistemin çarklarında öğütüyorlar. Şairin dediği gibi, külçeler yüklüdür insanlar ama çıkmak istiyorlardır (sarp) yokuşu! İş bu noktadan sonra mesele, kimin çarkının daha fazla yağlanacağı hesabına dönüşüyor ve öyle veya böyle, kenarından köşesinden ya da tam göbeğinden yakalananları, çarkların yağlanmasına hizmetçi/köle kılıyorlar! Halk mı? Onlar her zamanki gibi, kölelik sistemine zorunlu veya gönüllü olarak boyun eğiyor! Sonuçta şu an yeryüzünde hakiki anlamda adaletin hâkim olduğu ülkelerin yoksunluğuyla yüzleşiyoruz!

Sermayeyi/teknolojiyi/bilgiyi kimler kontrol ediyorsa, insanların rabbi/efendisi onlardır!

"Adalet aritmetik değil, geometriktir." der Platon…

Bugün bütün insanlık geometrik olarak bu adaletsizliğe bir şekilde bulaşmış vaziyettedir. Adalet, insanın kendisi de dâhil, hiçbir kurum, kuruluş, yönetim ve ilişkilerde cari değildir ve tümüyle bahanelerden menkul olarak insanın hevasına kurban edilmektedir. Asıl soru şu ki; toplumun nefsi/etkin gücü/değişim ve dönüşümü gerçekleştirmekle birinci derecede (Dünyadan) sorumlu şuurlu kadrolar ne yapıyorlar? Sistemin neresindeler? 

Sorumluluk bilincinde olan her insan bu soruyu kendine sormalı; bulunduğu yeri/uğraşını/işini gücünü gözden geçirmeli ve bu dünyadaki varlık sebebini tefekkür konusu yapmalıdır. İki arada bir derede kalarak, kimisi dünya kazancını tümüyle kendi zürriyetinin sözde istikbali için (tekasür) stokluyorken, kimisi de din adına dünyadan el etek çekerek sözde ruhbanlık yaşıyor! İfrat ve tefrite kaçan bu ahval, tenakuzlar (kendi kendini tahrip) içeren din/darlık üretiyor ki bugün için insanları kuşatan bu durum hüsrana sebebiyet veriyor!

Hal böyleyken; âdemoğlu yeryüzünü mescit/sorumluluk alanı edinmesi gerekirken, mülkü Allah'a ait olan "Dünya Hayatı"nı kalıcı “vatan/yurt” edinerek heder ediyor. Kendisini bu uğurda kısıtlamaktan, bloke etmekten vazgeçerse ancak insanlığın hayrına olabilecek bir sistem kurabilir. Aksi takdirde; herkes kendinden menkul bahanelerle, vahyin fetih/dünyanın kilitlerini açan anahtar şuuruna mugayir bir anlayışla “vatan” edineyim derken, ifsat edicilerin savaş çarklarında öğütülürler! Elan olan bu yöndedir ve perişan bir yaşam sürülmektedir; insan hayattan sürülmektedir!

Geçmişten bugüne, dünya sistemi ve idarecileri -Müslimler de dâhil- şu veya bu bahaneyle, büyük bir hırsla dünyayı yurt edinme/ebedi yerleşme yeri zannedip, “fetih” adı altında savaşlar yapmış ve akabinde oluşan boşluktan dolayı biriktirme (102/1-8) yarışı içerisine girmişlerdir. Oysa dünya, ölçülü yaşanması gereken bir hayatken, ahiret de ebedi yurt olarak belirlenmiştir (29/64). Tabi benzer ayetlerin maksadı kavranılamadığı için dünya din/darlar tarafından kerihleştirilmiştir! Bu durum, tarih boyunca milyonlarca insanın heba olmasına sebep olduğu gibi, sistemin elebaşları işlerini yürütmüş, malı götürmüş ve en nihayet bütün fatura halka çıkarılmıştır. Gelinen noktada kimse dünyayı yurt edinemediği gibi hakkıyla da yaşayamamış, insanları "vatan/millet" edebiyatıyla gaza getirenler ise yükünü tutmuştur. Bütün senaryo bu minvalde yazılmış, tiyatro oynanmış, figürler ayakta alkışlanmış ve seyirciler de ayakta uyutulmuştur! Bu uyutma faaliyetinde en etkili sihri din/darlık üzerinden dinadamları/hocaefendiler vs. icra etmiş, çarkın dönmesine büyük katkı sağlamışlardır. Kur'an ise; mevcut dünya sisteminin tam zıddı bir teklifte bulunmuş ve fakat bu teklif, geçmişten bugüne, yine oluşturulan Yahudi ve Hristiyan Din/darlığı ile bertaraf edilmiştir. Vahye mugayir mevcut dünya ifsat sistemi herkes tarafından ciddiye alınıp tahkim edilirken, vahiyden mülhem beşerî bir sistem kurmak, acı bir gerçek olarak çoğunun aklının ucundan dahi geçmemiştir; geçtiğini iddia edenlerinki ise ham hayalden ibarettir! Var olan mevcut ikili sistem bağlamında düşmanlık üreten bu idare/gütme anlayışından başka üçüncü bir sistem, düşünce konusu yapıl(a)mamıştır. Çünkü mevcut din/darlık anlayışı buna mâni olmuş velakin aksi iddialarda bulunulmasına rağmen kimse de bundan rahatsızlık duymamıştır. Bu anlamda; başta Kur’an’da hiçbir karşılığı olmayan ve sonradan üretilen bir vasıfla türeyen din adamları/hoca/efendiler/büyücüler olmak üzere, kahir ekseriyet, "Kendine Din/Dardır”. Bu insanlar farkında olmadan sözde dini bencilce yaşamakta ve paçası tutuşmuş itfaiyeciler gibi sadece kendi paçalarını kurtarmaya bakmaktadırlar! 

Evet; insan öncelikle nefsini kurtarması gerekiyor ve fakat bu durum zamanla tek hedefe dönüşmüş ve toplumsal hedeflerden vazgeçilmesine neden olmuştur. Şu an bütün yapılıp edilenler çoğunlukla, dünyada bir sistem kurmaktan ziyade, kişisel din/darlıklardan ibarettir. Sahnede sergilenen oyunlar tümüyle din/darlıktan menkul olup, dünyaya ilgisiz ve uzaktır! Öyle olduğu için perişanlık yaşanmaktadır; aksi iddia edilse de hakikat böyledir ve iş neticesiyle bellidir! Bugün itibariyle yeryüzünde vahiyden mülhem bir sistem kurmaktan bahseden Müslim hemen hemen kalmamıştır. Daha vahimi ise, toplumun nefsi/şuurlu kadroları olan müminlerden de böyle bir iddia işitilmemektedir. Daha önce böyle bir iddia (İslamcılık) varsa da o iddianın muhtevası, yaşanılan süreçlerden yenilgiyle çıkılması dolayısıyla etkisizleşmiştir.

Dolayısıyla büyük çoğunluk -bir nevi çocukça; ilkokul seviyesinde- birbirlerinin din/darlıklarıyla ilgilenmekte/telkinde bulunmakta, namazı-abdesti-orucuyla vakit geçirmektedir. Bu durum, gelişememiş, rüşdünü ispat edememiş toplumlara mahsus bir şeydir ki bunun ana nedeni din/darlık ve sebep olduğu tefekkür yoksunluğudur. Artık gelinen noktada vahiyden mülhem bir Dünya Sistemi kurma derdi taşınmamakta ve kahir ekseriyet "kendine müslümanlığı" terennüm edip oyalanmakta/aldanmakta/vakti israf etmektedir.  Meselenin esasını anlayabilmek için, Kur'an'daki Yahudi ve Hristiyanların yaklaşım, yaşayış ve sözleriyle, Allah'ın dünyada oluşturmak istediği sistemi, bununla muradının ne olduğunu kıyaslamak yeterlidir. Tekrar bu dünyada varlık sebebimizi idrak edip, 51/56. ayetin gereğini yerine getirebilmek hayati önemi haizdir. Aklıselim insanlar/müminler, neyi kaybettiklerini değil; ne için var olduklarını hatırlamalılar! Müminler varlık sebeplerini (21/105-107) unutup, hayatın gerçeklerine yenik düştüklerinde hakikatle olan bağları koptu ve çağın ârızi savaş çarklarının köleleri oldular! Böylece dünya ifsat edicilerin elinde felakete sürüklendi!

Sömürü/Kölelik/Şiddet Çarkına Çomak Sokmak

İnsanlara sistemden bahsedip ‘bu düzen bir soygun düzeni; demokrasi bir aldatmacadan ibaret büyü rejimi’ dediğimde bazı insanlar benim radikal biri olduğumu düşünüyor ve vahiyden mülhem anlatmaya çalıştığım sistemi de radikal örgütlerle bağdaştırıyor!

Aklemesi gereken insanda hâl böyleyken, yapay zekâdan menkul sosyal medyada durum farklı değil. Kullandığım tek sosyal medya twitter platformunda yazdıklarım çoğunlukla, ifsat edicilerin sömürü/kölelik çarkında öğütülen/güdülen din/darları, radikal/ılımlı ayırt etmeksizin eleştirmek üzerine kurulu! İfsat edicilerin insanlığı köle yaptığı bu sömürü/kölelik çarkına en ufak bir eleştiri getirmiyorum, zira eleştiri, beklenilenden, bekleneni karşılamayana yapılır ve bu anlamda dünyaya dair sorumlu olanlar eleştirilir. Diğeri şeytanla uğraşmak olur ki bu tümüyle boşbeleştebelleşlerin işidir ve "Âdem Tavrı"na da aykırıdır.

Hâl böyleyken; twitter, yapılan paylaşımlara dair geliştirdiği algoritmada "sana özel" adı altında seçtiklerini senin akışına/istifadene sunmaktadır. Enteresan olan şu ki; bana özel sundukları akışta radikal kişi ve gruplar ağırlığı oluşturuyor. Çünkü benim söylemlerimi, paylaşımlarımı onlara yakın yani radikal buluyor.

Bu durumu, Kur'an çalışmaları yapan, görece radikal veya zıddı olan kişilerle de zaman zaman yaşıyorum. Bu kişilere, Kur'an'ın Sistem Teklifine dair çoğunlukla ilk defa karşılaştıkları düşüncelerimi açtığımda, beni din/dar radikal örgütlerle eşleştirdikleri oluyor. Radikal ya da ılımlı, tüm din/darlara yönelik sistem bağlamında eleştirel düşüncelerime binaen, genelde düşünce ve kisvesiyle daha radikal addedilecek kişiler, Kur'an'ın sistem teklifine dair düşüncelerimden dolayı beni radikal örgütlerle benzeştirebiliyorlar. Neden?!?

Çünkü alışılagelen şey böyle; yani mevcut din tezgâhında doğrudan sisteme dikkat çekmek, hiçbir karşılığı olmayan ve hatta vahye mugayir olan radikal örgütlere refere edilebiliyor veya onlarla benzeştirilebiliyor, zira “verili bilgi”nin dışına çıkılamıyor! Çünkü tüm insanlık için yaşanılabilir bir hayat/hidayet kaynağı olan Kur'an'ın, insanın suya ihtiyacı kadar doğal/kabul edilebilir/maruf yolla sistem teklif edebileceği düşünül(e)miyor; dolayısıyla da fiiliyata dökül(e)miyor!

Hâsılı; insanın kendi hakikatinden mülhem, su içme zorunluluğu kadar doğal ihtiyaç olan İslam, sonradan icat edilen radikal/ılımlı din/darlık tarafından örtbas edilmiş; yani insana küfr/edilmiş! Hakikatinden görece uzaklaşan insan, hakikatiyle buluşmaya korkar hâle gelmiş. Buna dair icatsal girişimleri kendisine tehdit olarak algılamış ve önleyici tedbirler almış. İşte geçmişten bugüne bu savaş, özellikle toplumsal bazda sürekli diri tutularak, ifsat edicilerin sömürü/kölelik çarkının dönmesi sağlanmaktadır. Bir nevi çarkın dini/lâdini köleleri, çarkın dönmesine gönüllü kölelik yapmaktadırlar! Buradaki tenakuz; lâdini kölelerden çok, çarka çomak sokma iddiasında olan din/dar kölelerin, farkında olmadan ve daha çok da Kur'an'ın muradını anlama/kavrama/yorumlama yetisinden yoksun olmalarından dolayı çarkın gönüllü hizmet/kârına dönüşmelerindedir. Bu tenakuz/ kendi kendini tahrip etme maalesef birçok coğrafyada ağır bedeller yaşatmakta ve dünya ifsat edicilerin çarkında öğütülmekte, toplumlar köleleştirilerek güdülmektedir! 

Bu çarktan kurtulmanın yolu, din/darlar içindeki akledebilenlerin, hastalıklı/hasarlı dünya tasavvurlarının ıslah edilmesi/iyileştirilmesi ve akabinde vahiyden mülhem dünyevileşmelerinden geçmektedir! Böylece; içine düştükleri şiddet tuzaklarından kurtulan ve dünyaya dönen mümin akıllar/emin insanlar, Allah'ın da vadettiği varisler olarak dünyayı yönetme ehliyet ve liyakat rüşdünü gösterebileceklerdir. Toplum da onların tüm insanlığı dikkate alan adaletli sistemine/yönetimine göre yön bulacak/kıblesini tayin edecektir. İnsanlık, yaşanılabilir bir hayata/hidayete kavuşacaktır.

19) İzzet/Dokunulmazlık

İzzet/Dokunulmazlık ve Zillet

Meselenin daha başında bir hakikati netleştirmek gerekmektedir. Yeryüzünde “Biz Müslümanlarız” diyen her ne kadar kişi ve topluluk varsa, demeyenlere nazaran, usulde mukayyet ama özünde/asılda tartışmasız olarak dünyanın en iyi insanlarıdır. O iyi insanlar ki, merhamet sahipleri olarak her mazluma, yardıma muhtaç olana, darda kalana, sıkıntı çekene, yoksula, yetime yardım eder, ihtiyacını giderir ve her türlü hayrı gerçekleştirmek için tüm fedakarlıkları yaparlar. Bunda hiçbir tartışma yok ve olamaz da ama mesele bu değil. Mesele bunca iyiliği bünyesinde barındıran bir toplum, neden ıslah ediciler olarak ifsat edicilerin sömürü çarkında köle olarak yaşıyorlar? Bütün mesele bu sualin cevabında kilitleniyor ve maalesef verilen cevaplar kilidi açabilen bir anahtar olma özelliğini taşımıyor. Çünkü verilen cevapların kahir ekseriyeti, Müslümanların var olan özelliklerinin daha ileriye taşınması yönünde olmakta ama bu cevabi çabalar, diğerlerine nazaran zaten çok çok iyi durumda olan bir toplumu, insan fıtratını aşan mükemmel bir konuma taşımaya çalışmak olur ki zaten bu mümkün de değildir zira mükemmel olan yaratıcıdır. İnsan mümkün olanla sorumludur. 

Peki mümkün olan nedir?
İşte o mümkün olanın, yani imkân dahilinde bir yaşamın ilk adımını teşkil eden meseleyi bu yazı sürecinde izah etmeye çalışacağım. 

Müslimler ve Müminler Önce İzzetlerini/Dokunulmazlıklarını Kaybettiler

Üstelik onca dindarlıklarına rağmen! Oysa idrak edemedikleri şey, izzetlerini kaybetmelerinin sebebi din/dar (“Din/dar” nitelemesi, vahiyden mülhem olarak kavramsallaştırılarak, radikal/ılımlı fark etmeksizin, dünyadan soyutlanmış cemaat, tarikat, ekol, vakıf-dernek ve sair tüm yapıların müdavimleri için kullanılmaktadır) olmalarıydı! Yani İslam’a teslim olmak yerine, teslim alıp, onu darlığa mahkûm etmeleriydi! Bu arada “İslam” dediğimizde herkesin ilk aklında gelenin olmadığını not düşerek, ne olduğuna dair düşüncelerimi ayrı bir başlık olarak işleyeceğim.

Din/darlık; bir sistem/yönetim şekli ihdas eden İslam Dininin kişiye indirgenerek bireyselleştirilmesi ve bunun da din adamları eliyle ihtisaslaştırılarak dünyadan koparılması sonucu ruhbanlara tahsis edilmesidir.

O din/darlık ki;
Kimini dünyadan tecrit etti; el-etek çektirdi!
Kimini dünya/dar kıldı; ölçüyü kaçırdı, kıbleyi şaşırdı!
Kimini ise; zıvanadan çıkardı, şiddete bulaştırdı; bunu da din/darlıktan menkul meşrulaştırdı!
Hakikatinden uzaklaştıkça uzaklaştı; kendine/insana yabancılaştı!
Kendiyle/insanla cedelleşti, cebelleşti ve en nihayet sefilleşti!
Ve böylece insan kendine yabancılaşarak izzetini/dokunulmazlığını/saygınlığını kaybetti!
Nihayetinde hem kendi hem de diğer insanların hakikatine engel teşkil eder hale geldi.

Meseleye izzetin zıddı zilletten başlamak gerekirse, Din/darların kahir ekseriyeti ve özellikle de büyücüler Müslümanların yeryüzünde hiçbir zaman zillete düşmediğini ifade eder ve savaşlar da dahil olmak üzere hiçbir durumda yenilgiye uğramadıklarını, kaybetseler de işin esasında kazandıklarını zannederler. Meselenin zan içeren ahiret boyutu elbette Allah’ın takdirindedir. Lakin dünyada Müslüman olsun veya olmasın herkes için galibiyet ya da mağlubiyet vardır ve bunun kriterleri yaratılış yasalarıyla belirlenmiş, özellikle yenilgiyi kabul etmeyen din/darların muhatap olduğu Kur’an’da da bu yasalar beyan edilmiştir. Uhud savaşı yenilgisi ve özellikle Tevbe Suresi bu durumun en net delilidir.
Buraya o delileri alıp yazıyı uzatmak yerine, içinde zillet geçen Kur’an’dan bir ayeti ve Allah Resulünden bir sözü dikkatlere sunarak meseleyi anlaşılır kılmaya çalışacağım.

Nitekim Allah Bedir'de yardım etmişti ki siz zillet içindeydiniz; o halde Allah'a karşı sorumluluğunuzu kuşanın, olur ki şükredersiniz! (3/123'ten mülhem)

Allah Resulünün; “Mümin kişiye nefsini küçük düşürmesi yaraşmaz.” demesi üzerine ashâb, “Kişinin nefsini küçük düşürmesi nasıl olur?” diye sormuş, O da “Gücünün yetmediği işlere kalkıştığı için birçok belaya duçar olur.” karşılığını vermiştir." (İM4016 İbn Mâce, Fiten, 21)

Yukarıda zikrettiğim iki misal meseleyi çok net bir şekilde özetliyor. Eğer yaratılış yasalarına riayet etmezseniz, Allah kimseye iltimas geçmeyeceği için, mümin-müslim olmanız muhtemel akıbetten kurtulmanız için yeterli olmayacaktır. Burada akıllara ilk gelen ayet 3/139’daki iman etmenin en nihayetinde üstün olmak, üstün gelmek, kazanmak olacağı genel yanılgısıdır ki ayette üstün olarak çevrilen “a’levne” yani “âlâ” olma hali bazı ayetlerde “fazilet” olarak nitelenmekte ama her iki durumda da iman etme şartı aranmaktadır. Tabi yine bu noktada tıpkı İslam’ın ne olduğu sorusu gibi imanın da ne olduğu sorusu devreye girmektedir ki her iki kavram bu yazıyla bağlantılı olsa da iman tanımını da müstakil bir başlığa havale ediyor ama şu kadarını ifade ederek akıllarda soru işaretleri bırakmak istiyorum. 

Allah Hucurat/14. Ayette İslam/teslim olanların kalplerine iman henüz yerleşmediği için iman etmiş sayılamayacağını beyan ediyor. Lakin din/darlar nezdinde meşhur olan bu ayetin tam tersi bir durumu beyan eden ayetle de muhatabız ama nedense bu ayet ne gündem yapılır ne de üzerinde düşünülür. Belki de henüz farkına varılamamış da olabilir. 

O ayet Bakara/208-209. Ayetlerdir ki orada Allah iman edenleri silme İslam’a girmeleri gerektiğini vurgulayıp, aksi durumun şeytanın adımlarını izlemek olduğunu beyan etmektedir. Burada sorulması gereken sualin cevabı aynı zamanda İslam’ın ne olduğuna dair de net bir ipucu barındırmaktadır. 

Soru şu; tamam, İslam/teslim olmanın, imanın kalplere yerleşmesi için yeterli olmadığını Hucurat/14. ayetten öğreniyoruz; peki iman etmiş olmak, aynı zamanda İslam/teslim (Müslüman) olmak anlamına gelmiyor muydu? Evet; öyle biliniyor ve kabul ediliyor ama Bakara/208/209. Ayetler bu bilineni doğrulamıyor! Yani iman etmiş olmak, İslam’a teslim olmak anlamı barındırmıyor; eğer iman etmiş biri tüm hayatta İslam’ın selam (2/2028-209; 10/25-27; 21/105-107; vd.) temel ilkesini işletemiyor, selam/barış birlikteliği kuramıyorsa, iman etmenin gereğini yerine getiremiyor ve bundan dolayı da 3/139’daki “âlâ” duruma erişemiyor demektir. 

Daha tehlikelisi, aksi durumun Bakara/208-209’daki şeytanın adımlarını izlemek olacağı noktasıdır ki din/darlar bu minvalde kendilerinin bu adımları izliyor olabileceklerine ihtimal dahi vermiyorlar zira tıpkı Yahudi ve Hristiyanların düştüğü yanlışa düşerek, her ne yaparlarsa yapsınlar Allah’ı mutlak yanlarında görüyorlar! 

Dolayısıyla; Kur’an’ın bir sistem/yönetim biçimi ihtiva eden mubin mesajlarını bireysel din/darlıkla örterek anlamını buharlaştıran din/darlar, izzetlerini/dokunulmazlıklarını kaybederek zillete (3/123) düşüyorlar. Oysa yaratılışı/fıtratı gereği insanın kendi hakikati olan İslam, iman etsin etmesin her insana izzet/dokunulmazlık katmasıyla kaimdir! Bunun kefili/garantisi ise bizzat insanı ve fıtratla uyumlu (Fâtır/10) hayatı yaratan Allah'tır!

Dokunulmazlık/izzet ise, din/darlıkla değil, selam yurdu/birlikteliği olan İslam şemsiyesi altında yaşamakla mümkündür ve eğer insana dokunuluyorsa, kendisinin İslam adına tuttuğu yola kendinden menkul din/darlık katarak "İslamiŞirk/et" kurmasından dolayıdır! Şirk/et/leş/en bir din ikmal edilip (5/3) tamamlanamadığı için insanın dokunulmazlığını kaldırarak hüsranına sebebiyet verir ve bu durumda (3/83-85) ısrar/körleşme, insanı (3/123) zillete düşürür! Burada dikkat edilmesi gereken nokta, İslam’ın, radikal/ılımlı fark etmeksizin tüm din/darların anladığı ve yaşadığı din/darlığın kişiye indirgenmiş, bireyselleşmiş olması dolayısıyla, yönetimsel/sistemsel anlamda İslam dini olmadığıdır. 

Evet; çok iddialı bir söz gibi gelebilir bu ifadelerim ama büyük bir iddia olmadığını, din/darların dünyadaki ahvaliyle teyit edebiliriz. Bu teyidin delili ise, Dünya sömürü çarkında ifsat edicilerin efendi, ıslah edicilerin köle olmalarıdır. Bu gerçeği hakikatle sınayıp esaslı bir özeleştiri/tevbe yapmadıktan sonra izzetli bir yaşam dahilinde yaşanılabilir bir hayata/hidayete erişilmesi mümkün değildir. 

Bununla birlikte dokunulmaz/izzet sahibi olmak demek, insanın başına olumsuz bir hâl gelmeyecek demek değildir. Fakat bu halin, insanın izzetine halel getirmeyecek şekilde tüm tedbirleri aldıktan sonra gelip gelmediğinden emin olunmalıdır zira meselenin püf noktası burasıdır. İnsan, başına bir hal geldiğinde, kendi durumunun, yaklaşımının ve hatta sözlerinin muhatapları tahrik edecek boyutta olup olmadığını iyi sınamalıdır. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse, insanın vereceği mücadele izzetine halel getirmeyeceği gibi Allah’ın yardımını da celbedecektir. Konumuzun ana temasını oluşturan Fâtır/10. Ayete baktığımızda kelimeden filli amele kadar bu temel ilkeyi görebiliriz ki ayetin devamında da zaten izzetin gereğini yerine getirdikten sonra karşılaşılacak muhtemel her kötülüğün boşa çıkarılacağı garanti edilmektedir.

Hz. Yakup onca tedbir almasına rağmen Hz. Yusuf'un başına gelenleri engelleyememişti ve fakat netice de Allah tarafından edindiği dokunulmazlık/izzet sayesinde Hz. Yusuf Mısır'a Hükümdar olmuş, arş/yönetim yetkisi edinmişti! Çünkü Hz. Yusuf izzetinden ödün vermemiş ve muhataplarına da izzetli duruşuyla mukabelede bulunmuştu. Esasında bütün Resuller de bu yönde bir mücadele vermişlerdir. Kendilerine karşı onca hakarete, istihzaya, kaba söz ve davranışa rağmen, meseleyi (burası önemli) kişiselleştirmemiş ve taşıdıkları emanetin hakkını vermişlerdir. Resullerin muhataplarıyla olan iletişimlerinde bunu çok net bir şekilde müşahede edebilirsiniz. Öyle ya; insan daimî, asıl ve de asil/asaletli/izzetli yaşamdan yana kararlı bir irade gösterdikten sonra, Rahman olan Allah'ın oluşturmak istediği bunca âlâ yaşama rağmen, arızi bir durum olan korku dağları bacayı ne diye sarsın ki... ama özellikle genele nazaran daha şuurlu/seviyeli/ahsen olması gerekenler nezdinde, bu irade gösterilemeyip, çoğunlukla meseleye nefs ile yaklaşıldığında, genellikle esfel olan kişilerin, izzet/dokunulmazlığı olan insanlara dokunmaları kaçınılmaz olacaktır. Bu, eşyanın tabiatı gereği böyledir. 

Dolayısıyla korku, açlık/fakirlik, sıkıntı, keder, meşakkat, öfke, savaş, zorlu yaşam, günah, haram vs. ne kadar olumsuzluk içeren şey varsa hepsi arızi olup, bunların zıddı olan, felah/esenlik, merhaba, barış, muhabbet, kolaylık, sükûnet/huzur/selam vs. sevap/statü/helal olan ne varsa hepsi daimî, yani meselenin esası ve de ulaşılması gereken hedeflerdir.

Peki, İslam, neden insana asalet/izzet katan asıl/asil anlamıyla anlaşılmıyor da hep bir karamsarlık, korku, acziyet, güvensizlik, başarısızlık, sefillik, ızdırap gibi normal şartlarda tercih edilmeyecek bir hayat tarzında insanlara sunuluyor ve dünyada da bu minvalde karşılık buluyor ki yaşanan vakalar bu durumu doğruluyor. Çünkü insan, sorumluluk alarak yaşamak yerine, sorunla/hasarla yaşamayı yeğledi. Bir müddet sonra sorunları/hasarları kanıksadı ve değişen nesillere rağmen bu kanıksama din/darlık adına nakledilerek bir yaşam biçimine dönüştürüldü. Bu yaşam biçimi de yine din/darlıktan menkul meşrulaştırıldı. Böylece dünyanın en iyi, en merhametli, en yardım sever insanları, bu özelliklerini artırarak devam etmelerine rağmen zillet içinde yaşamayı kader haline dönüştürdüler. Oysa coğrafya kader değildi. Yaşananlar, Allah’ın dünya için takdir ettiği sistemi hakkıyla takdir (22/74; 39/67) edememenin bedeliydi.

Dokunulmazlık ve Saygınlık

Hamas, Kanada, Avrupa Birliği, İsrail, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde terör örgütleri listesine alınmıştır. Örgütün askeri kanadı, İzzeddin el Kassam Tugayları, Avustralya ve Birleşik Krallık'ta terör örgütleri listesinde yer almaktadır.

Gazze vakasından sonra Batı'nın "terörist" ilanları;

Avrupa Birliği Hamas liderlerinden Yahya Sinvar'ı "terörist" ilan etti.
İngiltere Hizb ut-Tahrir'i terörist organizasyon listesine alıyor.
Yeni Zelanda Hamas'ı "terör örgütü" ilan etti. Ayrıca bir diğer kararla da "aşırılık yanlısı" İsrailli yerleşimcilere seyahat yasağı getirildi.
Washington merkezli Demokrasileri Savunma Vakfı: İnsani Yardım Vakfı'nın (IHH) Hamas dâhil cihatçı yapılarla yakın bağı bulunduğu, terörü aktif olarak desteklediği için terör örgütü ilan edilmeli.
Dışişleri Bakanı Fidan: Hamas, Filistin devletinin bir parçası ve terör örgütü değil.

UCM’nin Tutuklama Kararları

Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında savaş suçu nedeniyle tutuklama emri çıkarılmasını talep etti. Ancak 3 HAMAS yöneticisinin de tutuklanmasını istedi! (20.05.2024)
Hamas, Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı Kerim Han'ın, Hamas liderleri Yahya Sinvar ve Muhammed ed-Dayf hakkındaki "yakalama kararı" başvurusuna yanıt olarak hukuki bir rapor hazırladığını duyurdu. (21.06.2024)
ABD, Uluslararası Ceza Mahkemesi savcısının Hamas liderlerine yönelik tutuklama talebine ilişkin açıklamada bulundu: Hamas'ın sorumlu tutulması gerektiğine kesinlikle inanıyoruz. Bu, İsrail'in savaş çabalarını kovuşturması yoluyla da olabilir. Öldürülerek de olabilir. Bir İsrail mahkemesinde adalet önüne çıkarılarak da olabilir. İsrail hükümeti onları savaş alanında sorumlu tutmalıdır. Eğer savaş meydanında değilse, o zaman bir mahkemede. (21.05.2024)
UCM Hamas'ın eski lideri İsmail Heniye aleyhindeki dosyayı düşürdü. (06.09.2024)
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, eski Savunma Bakanı Yoav Gallant ve Hamas'ın silahlı kanadı İzzeddin el Kassam Tugayları'nın komutanı Muhammed Deyf hakkında da "insanlığa karşı suç ve savaş suçu" sebebiyle yakalama kararı çıkardı. (21.11.2024)

Aksa Tufanı sonrası gerçekleşen yukarıdaki bilgileri almamın sebebi, esasında 11 Eylül vakasında ilan edilen, “terör” bahanesiyle yönetime/sisteme talip olan aklıselim müminlerin etkisizleştirilmesi projesinin 11 Eylül 2001 yılından bugüne ve özellikle 7 Ekim 2023 sonrası süreçte adım adım uygulanmış olması dolayısıyladır. İfsat ediciler, bilgi/teknoloji/güç kendilerinde olduğu için, din/darların yumuşak karnı olan ama Kur’an’daki anlam ve maksadıyla ters oranda işletilen “şehitlik” nitelemesini fırsata dönüştürerek, özellikle Mısır’da İhvan Hareketi ile başlayıp, sonrasında Gazze’de Hamas’ın etkisizleştirilmesiyle neticelenen bir stratejiyi işletmişler ve çok büyük oranda da hedeflerine ulaşmışlardır. Terörü bahane ederek gerçekleştirdikleri bu strateji, son elli yıldır devam eden ve Gazze vakasıyla daha ileri bir boyuta taşınarak Müminlerin izzetlerini/dokunulmazlıklarını kaybetmelerine sebebiyet vermiştir. Bu mesele tarafımca geniş bir dosya halinde, delilleriyle ayrıca işlenmiş ve en yakın tarihimiz olarak kayıtlara geçirilmiştir. 

Soru: Neden Müslümanlardan yüz kişi ölünce gündem olmuyor da gayrimüslimlerden 1 kişi ölünce kıyamet kopuyor? Bu suali bi’düşünelim!

Yukardaki soruya birçok bahane üzerinden cevap verilebilir ve fakat asıl cevap, bu savaşın ve diğer bütün savaşların en çok mağduru olan Müslimlerin nezdinde insanın değerinin netleşmesiyle ortaya çıkabilir. Çünkü ölmeyi aşırı derecede “güzelleyen” ve bunu da vahye mugayir bir din/darlıkla meşrulaştıran Müslimler, Gazze’de çoğu çocuk sayısı belli olmayan insanını kaybetmiş olmasına rağmen, bunu olağanüstü bir durum olarak görmeyip, aldıkları kararları, iş tutuş tarzlarını, mücadele yöntemlerini sorgulamıyor ve felaketlerin daha fazla büyümemesi için harekete geçmiyorlar. Ve bu durum başlı başına sorgulanması gereken bir trajedi olarak, Allah'ın insana verdiği "kıymet"in takdir edilip edilemediği noktasında kilitleniyor.

Yazının en başında Müslümanların yeryüzünün en iyi, en hayırsever, en merhametli toplumu olduğunu ifade etmiştim. Buna rağmen, vahye mugayir inançlar yüzünden ciddi bir handikap olarak Müslümanların nezdinde insanın hiçbir kıymet-i harbiyesi yok. Öyle bir handikap ki muhataplarını zamanla tenakuza (kendi kendini tahrip etmeye) düşürmekte ve yeryüzünde hem cismani hem de fikri düzeyde tüketmektedir. Müslimler öyle çok şey yapıyorlar ki, içinde insan hem var hem yok! Hâl böyle olunca da can taşıyan insanın bir kıymeti olmuyor ve savaşlarda ölen insanlar hakiki anlamda önemsenmiyor, önemseniyor “muş” gibi yapılıyor! 

Siz, tedebbür etmeden riskli kararlar alıp, yaşanan kayıpları da din/darlıktan menkul inançlarınızla meşrulaştırırsanız, “zor yetişip kolay harcanan” insanınıza kıymet vermediğiniz ortaya çıkar ve bunu gören sivri/keskin/kurnaz zekâ ifsat ediciler de sizleri çok kolay harcar, katliam yaparlar. Çünkü siz düşünce dünyanızda ve yaşam biçiminizde izzetinizi kuşanıp, dokunulmazlığınızı ilan edememişsinizdir. Böylece bu temel hakkı, kendi insanınızı kolay harcamak ve bunu da din/darlıktan menkul meşrulaştırmak suretiyle daha başından siz ihlal etmiş, muarızlarınızın ihlallerine yol açmış, dayanak oluşturmuş olursunuz!

İnsan Dokunulmazlığını/Saygınlığını Nasıl Kaybeder!

İzzet/dokunulmazlık çocukluktan başlar ve çocuklara ilk öğretilmesi gereken temel ilke dokunulmazlığını/izzetini muhafaza etmek olmalıdır. Bunun yolu mesafeden geçer zira mesafe hayat kurtarır.


Yukarıdaki ekran görüntüsünün videosu da mevcut; 2 Ocak 2025 tarihinde tesettürlü kadınlar İstanbul Sarıyer’de Burger King’in içine girerek güya protesto ediyorlar! Mekânın sahibi de onları itekleyerek dışarı atıyor! Kaldı ki, hukuken özel bir mekânın içine girip eylem yapmaları suç teşkil etmektedir. Kanun maddeleri bir yana, insan ortaya koyduğu bu tarz eylemlerle kendi dokunulmazlığını aslında yine kendisinin ihlal ettiği yadsınamaz bir gerçektir. Eylemci Kadınlar burada normalin dışına çıkıyor ve üstelik “Allah rızası” için yaptıklarını düşündükleri eylemin herhangi bir değer bağlamında ölçüsü/sınırı da olmayınca, izzet/dokunulmazlık tam da bu noktada kayboluyor!  

Oysa özellikle mümin ya da müslim vasfını taşıdığını iddia edenlerin bir ölçüsü ve hududu olmalı ki bence bu her aklıselim insan için geçerlidir. Ölçü ve hudut yoksa ne kalır ki geriye! İnsan izzetini/dokunulmazlığını; -hiçbir gerekçeyle açıklanamayacak olsa da- çokça bahaneyle sergilediği vasatın dışında her türlü söz/tavır ve davranışla kaybedebilir! 

İzzetin/dokunulmazlığın ilk şartı kavli ve de fiili olarak kimseye dokunmamak, şiddet kullanmamaktır. Yani "mümin, elinden, dilinden ve belinden emin olunandır" sözünü izzet ve zillet bağlamında yeniden düşünmek gerekmektedir. Muhatabın tahrikine sebebiyet veren tek bir kelime, cümle dahi insanın dokunulmazlığını/izzetini farklı seviyelerde kaybettirebilir. Tahrik başlı başına bir suçtur. Her ne sebeple olursa olsun, söz, tavır ve davranışta tahrik varsa, izzet/dokunulmazlık kalkar. 

O sebeple; izzet/dokunulmazlık, doz aşımı eşliğinde sözden fiiliyata doğru yaşanan bir sürecin sonucunda kaybedilerek zillete düşmekten kurtaran en hayati kalkandır. Kimin nasıl davranacağını hesap etmeden vasatın dışında hareket eden her insan kendine dokundurma kapısını aralamış olur! İlla fiili olması gerekmiyor; doz aşımı ihtiva eden söz, davranışsal her hareket şiddet unsuru sayılır ve kavli/fiili karşı şiddetin kapısını aralar! 

Düşünsenize! İlk şiddete başvuran olarak Kâbil’e karşı Hâbil canı pahasına şiddete meyletmedi; o derece bir ölçü veriliyor insanlığa… yaşarken kıymeti bilinmeyen Rahmetli Üstad Cevdet Said’in buna dair özgün bir kitabı bile var ki zaten bütün tezini “Şiddet Erdemi Öldürür” üzerine kurmakta ve şiddetin önünde sonunda müslim ve müminlere kaybettireceğini vurgulamaktadır.

Bu minvalde; özellikle mazlum coğrafyalarda, "İslam" adı altında yapılan birçok örgütsel Hareket, girişim -hasara sebebiyet veren- devrim olarak tanımlanmıştır. Kur’an’ın dönüştürücü özelliğiyle onayladığı “inkılap” kavramı ise, müslimler tarafından da benimsenen devrim mantığıyla taban tabana zıt olması dolayısıyla kalbi değişimi örtbas edilmiştir; bu da ifsat edicilerin işine gelmiştir. Çünkü bu örgütler, her biri farklı din anlayışları, mezhepleri, etnik kimlikleriyle tefrikaya sebep olan din/darlığı üretmiş ve bu üretim, Müminlerin dünya sisteminde esaslı bir yönetim biçimi icra etmesine engel teşkil etmiştir! Üretilen menkul din/darlığın dünya tasavvuru Müslimlerin dünyayla ilişkilerini hasarlı hale getirmiş, dünyayla ilişkileri hasarlı hale gelen aklıselim müminler “terörize” edilerek dokunma bahanesi üretilmiş ve kurunun yanında yaş misali, aklıselim insanlar kademeli, sistematik bir şekilde ortadan kaldırılmıştır. Böylece Dünyadan birinci derecede sorumlu olan insanları etkisiz hale getiren ifsat ediciler, kapitalist çarklarını daha rahat çevirmiş ve en nihayet toplum bu çarklarda kültürel ve ekonomik köleler olarak güdülmeye/öğütülmeye devam etmiştir. 

Dolayısıyla; Müslimler, hasarlı dünya tasavvurları sonucu, insanı, insan yaşamını, hayatı ve dünyayı değersizleştirerek kendi dokunulmazlıklarını kendileri kaldırmışlar ve ifsat edicilerin savaşlarına bahane oluşturmuşlardır! Bu aynı zamanda yoksulluğu, perişanlığı, sefaleti de beraberinde getirmiş ve bütün kazanımların heba olmasına sebebiyet vermiştir.

İfsat edicilerin en kullanışlı aparatıdır dinler/inançlar ve bu aparat ifsat edicilerin toplumları sömürüp köleleştirmek için kurdukları çarkı yağlama vazifesi görmektedir. Ve maalesef bu çarkın aparatının kitlesi olan inanç sektörü, din/darların yumuşak karnı olarak öğütülmeye hazır bir tezgâha dönüşmüştür. Bu tezgâhta kurbanlık olan ıslah edicilerdir; tezgâhı fiili olarak bozmaya çalışan tek aklıselim ülke ise Türkiye'dir. Türkiye sadece bölgenin değil, tüm dünyanın tek izzet sahibi ülkesidir. Neden coğrafyamızda başta İran olmak üzere her yere dokunup Türkiye'ye dokunmakta imtina ediyorlar? Çünkü Türkiye kendine doğrudan/kasten bir saldırı olmadığı sürece herkese emniyet garantisi veriyor. Türkiye izzeti/dokunulmazlığı bireyselden yönetim katına taşıyan izzetli bir siyaset izliyor. 

Asıl sorun olan şu ki; Türkiye’nin fiili olarak bozduğu bu tezgâhı düşünsel olarak bozacak aklıselim insanların yoksunluğunu yaşıyoruz. Meselenin düşünsel kısmını oluşturan yönetimsel/sistemsel boyutu Kur’an’daki ilgili ayetlerle geniş bir makaleyi zorunlu kılıyor ki bunu da ancak tafsilatlı bir şekilde devam etmekte olan “Müminler Dünyevileşmeliler” dosyası dahilinde işleyebiliriz.

Yeniden İzzet Kazanmak İçin

Kim ki izzet / su gibi aziz/kıymetli bir yaşam murad ediyor ve iradesi de buna yönelik ise, bilsin ki izzet tümüyle Allah'ta içkindir! O'na uzanır bir tohum gibi temiz kelime ve onu da ıslah edici amel/iyileştirici işler yükseltir. Yani izzete ancak böylece sahip olabilirsiniz! Bütün bunlara rağmen kötülük üzerine tuzak kuran olacaktır elbette; onlar içinse şedit bir azap vardır ve onların tuzağı boşa çıkacaktır! (Fatır/10'dan mülhem)

Yukarıdaki ayette “izzet” kavramını “su” ile özdeşleştirmemin sebebini söyle izah etmeye çalışayım. 

Şükredilmesi (56/68-70) gereken ab-ı hayat kaynağı su, azizdir/dokunulmazdır ve ne kadar çok olursa olsun değerinden hiçbir şey kaybetmez. Su, semadan rahmet olarak yağar ve yolunu bulduğunda en (mütevazı) diplere doğru akar ama buharlaşarak yeniden semaya ulaşarak azizleşir. Suya dair deyimlerimizin en meşhurlarından “Su gibi aziz ol” ile “Su içene yılan bile dokunmaz” sözleri de bu bağlamda oldukça manidardır. Gökler olarak ifade ettiğimiz Kur’an’daki “sema/vat” kavramı da “isim” ile aynı kökten gelir. İnsan ise ismi için yaşar, ismine leke getirmemek için takvalı/sorumlu bir yaşam sürmeye çalışır. Aksi taktirde insanın esamisi dahi okunmaz. Bu verdiğim misallerin hepsi insanı düşmesi muhtemele esfel konumdan ahsene çıkaran anlamları ihtiva etmektedir ve izzetli bir yaşama uzanan yolların işaret levhalarına dikkat çekmektedir. Suyun, Kur’an’da yardım olarak anlamlandırılan “nusret” ile de aynı anlam dünyasına sahip olduğu ifade edilir. Henüz bu bilgiyi sınama imkânı bulamamış olsam da en kritik durumlarda suyun kurtarıcı özelliği bağlamında bu bilgiyi teyit edebiliriz. Su, yaşamın ilk şartıdır ve temel kaynağıdır. Su olmazsa hayatta hiçbir şey olmaz ve yaşam önünde sonunda nihayete erer. Oksijen/hava, ateş, toprak vs. elementler suyun oluşması için bir etkendir ama su yoksa hiçbirinin hükmü yoktur. Bu elementlerin ortaya çıkardığı hayatı tamamlayan suya en çok ihtiyaç duyan insandır. "Hayat dört şeyle kaimdir, derdi babam; su ve ateş ve toprak. Ve rüzgâr; ona kendimi sonradan ben ekledim" şuuruyla insanı muhtaçlıktan çıkarır şair…

Suyun içine bir şey katıldığında saf hayat veren hükmünü yitirir ve yaşama karşı sed oluşturarak zehre/işkenceye bile (14/16) dönüşebilir. İnsanlara su/İslam diye takdim edilen ve kabul görmeyen şey, çoğunlukla her meşrebin katkılı şurubundan ibaret olması dolayısıyladır. Dokunulmazlık/izzet kazanmak, yani aziz/katkısız/ihlaslı olmak için nasıl bir yaşam biçimi tercih etmemiz kadar, o yaşamı sükûnetle muhafaza edebilmek de önemlidir. Allah Vakıa/68-70. Ayetlerde “görmek, düşünmek, tutmak; görüş sahibi olmak, algılamak, yargılamak, dikkate almak, bilmek” anlamlarını ihtiva edecek şekilde içtiğimiz suya dikkat çekerek, “İçtiğiniz suya baktınız mı? Onu buluttan indiren siz misiniz, yoksa biz mi? Onu acı su yapabilirdik; şükretmez misiniz?” sorgulamasıyla sarsıcı bir uyarıda bulunur.

Allah her şeyi sudan (24/45; 21/30) yarattığını bildirir ve suyla birlikte yeryüzünde biten mahsullere dikkat çekilir. Allah´ın gökten suyu indirip onunla, ölümünden sonra toprağı dirilterek üzerine tüm canlıları yaymasında akledenler için ayetler/ibretler/yaratılışa dair izler/belirtiler/açık kanıtlar (2/164) olduğu söylenir. Muazzam bir belagatle katılaşmış kalplere kıyasla, taşlardan (2/74) suların fışkırdığı ifade edilir. Sonra Allah’ın arşının/yönetiminin su üzerinde (11/7) olduğundan bahsedilir. Şart cümlesiyle “şayet” der Allah; “verdiğiniz ahde/sözleşmeye bağlı kalarak müstakim/kıvamında bir yaşam tarzı benimseseydiniz, (72/16) sizi suyla öyle bir sulardık ki yeniden hayat bulurdunuz” diye vaatte bulunur. En nihayet Mülk suresinin sonunda suyun yeryüzünden çekilmesi halinde, mülkü var eden olarak Allah’tan başka kimin yaşam için su kaynağı (67/30) oluşturabileceği sorulur! Hâsılı Kur’an’da 63 yerde geçen su dokunulmazdır ve yaşam kaynağıdır. 

Dolayısıyla müminler de her insanın temel ihtiyacı olan su gibi aziz olmalı ve dokunulmazlıklarını kazanmalıdırlar. İzzetin, ne kadar çok olsa da değerinden hiç eksilmeyen su gibi insanı aziz/dokunulmaz ve saygı değer kılmasına karşılık, Müslimler izzetli yaşamın kriterlerini vahiyden mülhem belirlemeyip, kültürel/şekilsel düzeyde anladıkları için büyük bir sefalet yaşıyorlar ve ifsat edicilerin kendilerine dokunmalarına, mahremlerine tecavüz etmelerine, değerlerini bozmalarına, ekinlerini ve nesillerini helak etmelerine maalesef kendi elleri ve tercihleriyle zemin hazırlıyorlar. O sebeple; öncelikle izzet/dokunulmazlığın şartları netleştirilip vuzuha kavuşturulması gerekir ki, Müminler içine düştükleri sui ahvali görebilsin ve yeni bir durum/paradigma eşliğinde özgün bir duruş ve yaşayışın, şiddetten uzak durmak olduğunu idrak edebilsinler! Aksi takdirde, yeryüzü ölçeğinde en merhametli, yardımsever toplum olmalarına rağmen şiddet sarmalının oluşturduğu bu perişanlıktan kurtulabilmeleri mümkün değildir. Bunun tezatlığı ve tenakuzu (kendi kendini tahrip etme) ayrıca düşünülmelidir. 

Hasılı; Men kane yüridül ızzete...

Kim izzetli iradeye sahip; aziz bir yaşama mensup olmak, iradesine izzet/şeref/haysiyet/onur katmak istiyorsa; (öncelikle bilsin ki) 

İzzet/ tümüyle Allah’ın takdirinde ve nezdindedir.
(İzzetin kaynağı/membaı O'nun yanında ve tasarrufundadır; izzetin tanımı Allah’tadır. O’nun vahyine göre yaşam ortaya koyanlar ancak o izzete sahip olabilirler)

Temiz kelimeler/değerler O’na ulaşır ve katında bir değer ifade eder! İmanın gereği olan fiiller/salih/ıslah eden amellerdir ona değer katan...

Kötülükleri mekr (hile) yapanlara gelince; onlar için şiddetli bir azap vardır ve onların tuzağı boşa çıkar! (Fâtır/10’dan Mülhem)

O halde izzetli, şerefli ve haysiyetli bir yaşam istiyorsak, sadece normal zamanda değil, zor zamanlarda da bu sıfata yaraşır bir mensubiyet/yaşam tarzı belirlemek zorundayız. Yukarıdaki ayette “izzet” kavramı biri Allah’a, diğeri insana atıfla iki defa geçer ve Allah’a dair olanı ismi tarifle tanımlanır; insana dair olanı da ismi mensupla gelir. Yani tanımını Allah’ın yaptığı izzete mensup olmak istiyorsanız, o tanımın dışına çıkmamalısınız. Kaldı ki Fil tarifi misalinde olduğu üzere herkese göre bir tarifin olduğu ve hemen hepsi de İslam iddiasında bulunduğu için Müslümanlar hakiki anlamda bir izzete mensup olamıyorlar!
  • Her kim izzet sahibi olmayı murad ediyorsa, O’na yaraşır bir irade ortaya koysun! Ki izzet tümüyle Allah’ın uhdesindedir. (GİRİŞ)
  • Bu izzete sahip olmanın ilk şartı, temiz/insanı mutlu eden kelimedir ki toprağa ekilen bir tohum misali, filizlendikçe göğe doğru yükselen fidan gibi, insanı umutlu kılan kelime de O’na yükselir! Fakat bu temiz sözü, o âlâ noktaya taşıyacak olan ise ıslah edici/iyileştirici/hasarı giderici ameldir. (GELİŞME)
  • Kötülükte ısrarcı olup tuzak kuranlara gelince; onlar için şiddetli bir azap vardır ve onların o tuzağı tarumar olacaktır! (SONUÇ) 
***

İZZET/DOKUNULMAZLIK MANİFESTOSU


"İnsanın ilk uyacağı yasa, varlığını korumak; 
Yapacağı ilk şey de kendine borçlu olduğu özeni göstermektir." 
Jean-Jacques Rousseau
Toplum Sözleşmesi 

İnsanın hayattaki ilk sorumluluğu, varlığını muhafaza etmektir. Eğer insan varlığını muhafaza edemezse, hayatın hiçbir anlamı kalmamaktadır.

Yaratılışın (5/32; 21/105-107) temel ilkesidir bu…

Dolayısıyla;

Biz, insanın dokunulmaz bir değere sahip olduğuna inanıyoruz.

İnsanın canı, sözü, haysiyeti ve varlığı; hiçbir ideolojik, siyasal ya da dinsel gerekçeyle değersizleştirilemez. İzzet, insanın yaratılıştan taşıdığı asli vasfıdır. Zillet ise bu değerin kaybedilmesi, insanın kendine ve hakikatine yabancılaşmasıdır. 

Biz, Müslümanların merhamet, yardımseverlik ve iyilik bakımından büyük bir potansiyele sahip olduğunu; fakat buna rağmen sömürü, şiddet, yoksulluk ve edilgenlik sarmalında yaşamalarının temel sebebinin izzetlerini kaybetmeleri olduğunu savunuyoruz. Sorun, iyiliğin azlığı değil; izzeti kuran ölçünün, usulün ve dünya tasavvurunun kaybıdır.

Biz, dini hayattan koparan, onu yalnızca bireysel dindarlığa indirgeyen, sistemi ve adaleti örten anlayışın insanı özgürleştirmediğini; aksine edilgen, dağınık ve savunmasız hale getirdiğini düşünüyoruz. Din, hayatı inşa eden bir ölçü olmaktan çıkarılıp daraltıldığında; insan kendi hakikatinden uzaklaşır, izzetini yitirir ve zillete düşer. 

Biz, izzetin hamasetle değil; yaratılış yasalarına riayetle, ölçülü davranışla, temiz sözle ve ıslah edici amelle kazanılacağına inanıyoruz. İnanç, tek başına üstünlüğün garantisi değildir. Üstünlük; hakikate uygun bir irade, hikmetli bir tutum ve sorumluluk bilinciyle mümkündür. 

Biz, şiddetin izzet üretmediğini ilan ediyoruz.
Şiddet, insanın dokunulmazlığını aşındırır; ölçüsüz söz, tahrik edici tavır ve fiilî saldırı, zilletin kapısını aralar. İzzetin ilk şartı; elden, dilden ve her türlü taşkınlıktan güven vermektir. Haklı olmak yetmez; haklılığı izzetli bir usulle taşımak gerekir.  

Biz, insan hayatının araçsallaştırılmasına karşı çıkıyoruz.
Hiçbir dava, hiçbir slogan, hiçbir romantize edilmiş ölüm anlayışı; insanın kıymetini gölgeleyemez. İnsan kaybını sıradanlaştıran, acıyı meşrulaştıran ve felaketi kaderle örten her yaklaşım, izzeti değil zilletti büyütür. Bir toplum, insanını kolay harcıyorsa önce kendi dokunulmazlık zeminini yıkıyor demektir.  

Biz, izzetin çocukluktan itibaren öğretilmesi gereken temel bir ahlak olduğuna inanıyoruz.
Mesafe, ölçü, hudut, saygı ve sükûnet; insanı koruyan temel sütunlardır. Kendi sınırını korumayan, başkasının sınırını da ihlal eder. Dokunulmazlık, önce insanın kendi sözünde, tavrında ve eyleminde başlar.  

Biz, Müslüman toplumların tarihsel ve güncel krizlerinin temelinde hasarlı dünya tasavvurlarının bulunduğunu düşünüyoruz. Dünyayı değersizleştiren, insanı ikinci plana atan, hayatı sorunla yaşamaya mahkûm eden anlayışlar; yoksulluğu, sömürüyü, bağımlılığı ve edilgenliği beslemiştir. Bu gidişat kader değildir; yanlış tercihlerin, yanlış yorumların ve yanlış mensubiyet biçimlerinin sonucudur.  

Biz, izzeti “su gibi aziz” bir hayat olarak tarif ediyoruz.
Su hayat verir, arındırır, değerinden eksilmez, herkese ulaşır ama kirletildiğinde zehre dönüşebilir. İzzet de böyledir: saf olmalı, katkısız olmalı, hayat taşımalı, ıslah etmeli ve korumalıdır. İzzet; temiz söz, sahih niyet ve iyileştirici eylemle yükselir.  

Biz, yeniden izzet kazanmanın mümkün olduğuna inanıyoruz.
Bunun yolu özeleştiriden, tevbeden, şiddetten uzak durmaktan, insan hayatını merkeze almaktan, sözü arındırmaktan ve ameli ıslah edici hale getirmekten geçer. İzzet bir slogan değil, bir irade meselesidir. Zor zamanda da kolay zamanda da insanı aziz kılan çizgide kalabilmektir.  

İzzet bir irade meselesidir. 
İzzetin/dokunulmazlığın yolu, sözden fiile selamı önceleyip, bu minvalde hür iradeye işlerlik kazandırmaktan geçmektedir.

Bizim çağrımız şudur:
İnsan yeniden kıymetli olsun.
Söz yeniden temiz olsun.
Mücadele yeniden ıslah edici olsun.
İnanç yeniden hayat kuran bir ölçüye dönüşsün.
Şiddetin değil selamın, hamasetin değil hikmetin, zilletin değil izzetin tarafında olalım. 

Çünkü izzet, ancak ona yaraşır bir iradeyle taşınır.

(Not: Buraya kadar olan bölüm genel dosyanın başlangıcıdır. Diğer konu başlıkları taslak çalışmada ayrıntılı olarak işlenmeye devam etmektedir.) 

****

ARÂFTAN MUHAYYER BAYRAMLARA

Gerçeklerin Gürültüsü Karşısında Hakikatin Sessizliği…

Tespit ve Teşhis

Tespit ve teşhisi, içerisine düşülen kısır/kusurlu döngünün yarattığı perişanlıklara net bir misal olması bakımından, son olmasını umduğum ve özellikle Dâhiliye ve Hariciye Siyasetindeki son bir yıllık süreçte işlerlik kazanan yeni paradigmayla bu umudu pekiştirebildiğimi de ifade ederek, yaşadığımız Gazze vakasının özeti üzerinden yapmak istiyorum.

Aksa Tufanının başlarında demiştim ki; Seküler veya Din/dar fark etmeksizin, teknolojik konforla tanıştırılan karnı tok toplumları yerinden oynatamazsınız; ancak yerinde, yani kendileri için belirlenen yerde oynatırsınız!

Yaşadıkları Çağı basiret, feraset ve hikmetle okuyup akledebilen/muhakeme eden insanlar, çağın sunî/yüzeysel/köpükten ibaret gerçekleri karşısında, toplumsal sorumluluk sahibi müdrikler olarak, hakikate sadakatle/tedebbürle hareket eder ve insanın varlığına halel getirmezler! İnsan fıtratını okuyamadığından dolayı bu hakikati idrak edemeyenler ise, düşünce/fikir/teklif üretemedikleri için hakikat nezdinde hiçbir karşılığı olmayan ve hüsranla neticelenen tedebbür yoksunu kararlara/eyleyişlere imza atarlar. Bu kararlarını menkul inançların tezahürü din/darlıkla da meşrulaştırır ve tartışmaya kapatırlar! İnsanın kendisini sorgulamaya, düşünce ve eyleyişlerini sınamaya engel teşkil eden bu durum tam bir dalalet/feleğini şaşırmak olup, yaşanılabilir hayattan/hidayetten de insanı mahrum bırakmaktadır. Hâl böyleyken insan, büyük bir aldanışla istikamet üzere olduğunu zannetmekte ve tevbeyi/pişmanlığı da işler kılamadığı için feleğini şaşırmaktadır!

Şunu bir defa değil; en defa tecrübe ettik ki hamasetin, bağırıp çağırmanın, gürültü çıkarmanın ve eşkıyalığın, sükûnet kaynağı hakikat nezdinde hiçbir karşılığı olmadığını, son güncel mevzular dâhilinde yaşayarak görüyoruz. Bu böyledir zira yaşatılan yapay gerçekler çoğunlukla toplumu büyüleme üzerine üretilir ve bu illüzyon Seküler veya Din/dar fark etmeksizin tüm toplumu etkisi altına alarak hakikatten uzaklaştırır. Burada benim öncelikli meselem, Müminlerin/emin insanların da bu büyüden etkilendiği ve insanlığa dair meselelerde hakikatten ayrı düştüğüdür. Bu düşüş, işlevsiz dualara binaen, hakikatten çok uzaklara düşerek (19/4) eşkıyalığı, tıkanmışlığı, çaresizliği, bedbahtlığı, kısır/kusurlu döngüyü, umursamazlığı ve en nihayet mukayyet bir hüsranı getirmektedir. 

Öyle ki; acı bir hakikat olarak Gazze, fitne/fesat kaynağı yıkıcı unsur İran Molla Rejiminin acem oyunlarıyla desteklenen Hamas’ın asker kanadının/zekâsının Siyasi akla/iradeye darbe yapmasından dolayı maalesef yüzbinlerce insanın canına mâl olmuş ve düşünselden eyleyişe kadar hüsranla sonuçlanmıştır. Darbeye karşı aklıselim iradeyi işletemeyen Gazze’nin siyasi akılları, eşkıyaların hesapları doğrultusunda büyük oranda etkisizleştirilmiş ve savaş kararı alıp da neticelendirmeyen/rüşde erdirmeyen Yahya Sinvar öldüğünde bu savaş, diri diri yanan çocukların çığlıkları eşliğinde büyük bir yıkımla bitmiştir. Türkiye ile Katar ertesi gün bir araya gelerek bu durumu teyit etmiştir ki Türkiye'nin Aksa Tufanı öncesi başlattığı ve fakat tufanla akamete uğratılmak istenen yeni siyasi paradigmaya kaldığı yerden devam etmesi de bu teyidin beyanı olmuştur. 

Bu vaka/olay, başından beri az sayıda tedebbür sahibi aklıselim insanın vakıa/olgu boyutuna dikkat çeken uyarılarına rağmen, geleceği ipotek altına alınan nesillerin kaybı başta olmak üzere oldukça vahim sonuçlar doğurmuştur! Kaldı ki; değil binlerce can, bir tek çocuğun bile diri diri yanmasına, sakatlanmasına, yetim kalmasına, acı çekmesine hiçbir gerekçe sunulamayacağı gibi, bütün bunlara din/darlık adına bahaneler üretilmesi ise, en hafif tabirle cehalet ve dalalet/feleğini şaşırma halidir ki gelinen nokta bunu teyit etmektedir. Kur'an da insan ayırt etmeksizin tümüyle bu tehlikeye dikkat çekmektedir zira Allah tüm insanların Rabbidir. 

Her meselede olduğu üzere bu meselede de eşkıyalar eleştiri konusu yapılmamalıdır, zira eleştiri, Hakk ve hukuku idrak edenlere yapılır ki hakikatten uzaklaşmasınlar/ayrı düşmesinler ve eşkıya olma (19/4) riskine girmesinler! Oysa bu vakada başından beri din/darların sadece eşkıyalara odaklanması, kendi hatalarını, yanlışlarını görmelerine engel teşkil etmiş ve meselenin daha vahim boyutlara ulaşmasına sebebiyet vermiştir.

O sebeple; eleştiri noktasında pek tabii olarak muhatap hak-hukuk tanıyan Müminler, Müslimler ve aklıselim insanlar; yani “âdem”dir. Tevbe etmesi gerekenler de “âdem tavrı”nı şiar edinmiş olanlardır zira Şeytan bizzat Allah’tan (7/14-17) mühlet almış ve ne yapacağını daha başından söylemiştir. 

Bu meselede şeytanın Mümin ve Müslimlere hangi taraftan/düşünceden yaklaştığı ve dünyaya/ahirete dair ne fısıldayıp ne tür eyleyişlere yönlendirdiği, tuzaklara düşürdüğü tespit/teşhis edilmeli ve ortaya çıkan bulgular, Kur’an’la münasebeti hasarlı olmayan ve vahye ciddiyetle yaklaşıp onu canlı tutan insanlar tarafından muhakeme konusu yapılmalıdır.

Zannedilenin aksine hakikat şu ki; Gazze, gerek tedebbürsüz kararlarla yıkıma sebep olanlar, gerekse uzaktan gazel okuyan din/darlar için dünyada ağır bedeller ödeten vebale, ahirette ise kamu davasına dönüşerek verilmesi çok güç bir suale sebep olacaktır! Kaldı ki; itiraf edemeseler de din/darların kahir ekseriyetinin, başından beri Aksa Tufanı kararını savunup, uzaktan gazel okuyarak (61/1-3) övmelerinin başlıca sebebi; maddi-manevi her türlü konforlarını kamufle ederek vicdan rahatlatmalarıdır ki bu aynı zamanda aczi/yet içinde meseleye dair teklif/çözüm üretememiş olmalarının da bir neticesidir.

Dolayısıyla; Din/darlar başından beri bir yanlışı savunmuşlar ve bu durumdan vahye mugayir menkul inançları ve inatları uğruna milim geri atmamışlardır. Başta din adamları bağlamında hocaefendiler yani büyücüler olmak üzere, din/darlar olarak (üzerlerine hiç alınmasalar da) bu meselede kendi aleyhlerine fazlasıyla delil oluşturmuşlardır. Meseleye dair ileri sürdükleri hemen her şey bahanelerden ibaret olup, vahyin kıraat/tertil ve tilavetinden mülhem tek bir gerekçeye bile sahip değillerdir zira din/darların Kur’an’la münasebetleri hasarlıdır ki o yüzden de her vakada hüsran yaşamaktadırlar. Kur'an'la münasebeti hasarlı olmayan insanlar bu durumu çok rahatlıkla sınayabilirler.

Bu meselenin vahiyden mülhem gerekçeli iddianamesi yaklaşık 4 bin sayfalık Gazze davası delil dosyasında tarafımca kayıt altına alınmış olup, tümü 160 klasör ve 4 bini aşkın dosyayla toplamda 17 GB’lık bir büyüklüğe sahiptir. Kronolojik olarak tuttuğum bu dosya aklıselim insanlar tarafından etraflıca incelenip, yaşanan hadisenin vahameti takdir edilebilir, dersler çıkarıla bilinirse, belki o vakit geleceğe dair daha basiretli, ferasetli ve hikmetli kapılar açılabilir.

Din/darların içinde bulunduğu ve herkesi etkileyen duruma dair bir teşbihte bulunmak gerekirse, insan vücudundaki kıl dönmesine benzetiyorum. Kıl dönmesini bilirsiniz; tersine yani vücudun içine doğru büyür ve o son raddeye kadar acı vermez ama kıl zamanla o bölgeyi tahrip eder ve ameliyat gerektiren noktaya ulaşır. Yani sadece ters yönde büyüyen bir kıldır vücudu kademe kademe tahrip eden. 

Din/darlığı biraz buna benzetiyorum ki istisnasız hepimizin dev/asa bir büyüye maruz kaldığımızı düşünüyor ve bunu da Kur’an’da yoğun üzerinde durulan  Yahudi ve Hristiyan “Din/darlığı” olarak tanımlıyorum. Keza “din/dar” kavramını bir sıfat olarak kullandığımı ve kastımın olmadığını da belirtmek istiyorum. Şemsiye bir konu olarak yukarıda ana başlıklarını paylaştığım “Müminler Dünyevileşmeliler” dosyasında daha geniş ele aldığım bu tanımı özetle ifade etmem gerekirse; Doğu toplumlarının kendi kültürlerini zaman içerisinde İslam’la iç içe geçirerek nesillere aktarmalarıyla bütün meselenin başladığını söyleyebilir ve sonraki nesillerin de o kültürü “Tarikat/Tasavvuf” vs. isimlerle meşreplere göre şekillendirip ürettiklerini tarihi süreç dâhilinde teyit edebiliriz. Farklı kültürlere aktarılan bu üretimler İslam olarak anlaşılmış ve külfet getirmediği, bilakis muazzam bir konfor alanı oluşturduğu için yaşam tercihine dönüşmüştür. Bu durum tüm insanlığa hitap eden İslam’ı belli kültürlerin “aparatı” yaparak, temel insani ilkelerden oluşan aslını örtbas etmiştir. İnsanlar İslam’ı Yahudi ve Hristiyan gibi anlayıp, algılayıp yaşarken “manevi” olarak tatmin olmuşlar ve İslam’la birlikte vahyi mesajı da anlamsal olarak tahrif etmişlerdir.

Bu durumu şöyle tanımlayarak daha anlaşılır kılabiliriz;

  • Dünyası olmayan bir dini yaşıyoruz; çünkü bu din/darlık bize bir külfet getirmiyor!
  • Lakin ciddi bir tenakuz (kendi kendini tahrip etme) olarak, külfetinden kaçtığımız dünyanın hem dünyada hem de ahrette nimetine talibiz!
  • Bununla birlikte; dini olmayan dünyanın ağırlığı altında da eziliyoruz!
  • Bu da yetmiyor; bunu, kendi oluşturduğumuz sorunlardan/yanlışlardan dolayı mağduriyet edebiyatına dönüştürüyoruz!
  • Kendimizi kandırıyoruz!

Dolayısıyla; onca ıstırap yaşanmasına rağmen, dev/asa büyünün yoğun tesiri, dozları farklı olsa da herkesi sarmış durumdadır. Buna dair birçok misal getirebiliriz ki herkes kendinde de müşahede edebilir; eğer biraz olsun fıtratını muhasara altına almayıp olduğu gibi tanıyabilir, kendisiyle tanışabilirse! Bu söylediklerim asırlardır kurulan dev/asa büyülü bir din binasının temeline dinamit yerleştiriyorum gibi algılanabilir ki henüz hiçbir şey söylemedim ve fakat temele dinamit koymaktan ziyade bir temelin olmadığını ifade ediyor, temeli olmayan bir dinin iradeyi harekete geçirmesinin imkânsız olduğunu düşünüyorum!

İrade ve Azim

O sebeple; Cevdet Said, İrade Güç Eylem kitabında, Tarihçi Toynbe'nin altına imza attığım şu sözünü aktarır; "İnsan iradesi isabetli yolu tespit ettikten sonra harekete geçer; o tespite kadar irade gizli ve atıldır."

Uzun zamandır bu sözü de doğrulayan bir durumla karşı karşıyayız ve büyük bir yanılgı içerisindeyiz. Evet; insanlık hayatı ve onu yaratanı takdir edemiyor olmasından dolayı çok büyük yanılacak! Lakin asıl takdir etmesi gereken vahyin muhatapları daha büyük yanılacak gibi duruyor!

Genel anlamda yaşanılan çağda; Allah'ın, onca ileri yaşına rağmen Hz. Zekeriya'da gördüğü muhayyer iradenin azmini, Hz. Âdem'de bulamamıştı ve öyle zannediyorum ki bizler o “âdem azimsizliği”ni temsil ediyoruz. Lakin azmin muhtevasında da yanılıyoruz ki bütün tezim bu yanılgının üzerine kuruludur ve hemen hepsini aynı dosyada daha geniş delillendiriyor, gerekçelendiriyorum. En başta kendimde müşahede ettiğim bu azimsizliğe binaen aldığım karar üzerine, yüzüm gülse de içim kan ağlayarak köye göçmeyi murad ediyorum. Bundan dolayı hiçbir bahane ileri sürmüyor, gerekçelerim dâhilinde Rabbimden affı mağfiret umuyorum!

Bütün risklerine ve kendi yetersizliğime rağmen, üçüncü şahısların insanlara aktardığı “verili bilgi”yi sınamak amaçlı çıktığım yolda, tüm sorumluluğu üstlenerek son on yılı aşkın bir süreçte yaptığım yoğun Kur’an çalışmalarımın neticesinde, hemen hemen birçok şeyin bize “verilen bilgi” gibi olmadığının altını çizmek istiyorum. Kendi yetersizliğim, şaşkınlığım, hayretim ve bir o kadar da endişem ama daha çok da bunca zulmün ve cehaletin kol gezdiği, bunun din/darlar tarafından da benimsenmesine binaen müşfikliği (33/72) seçip, daha fazla devam etmeyerek, Gazze vakasıyla birlikte Kur’an çalışmalarımı durdurmuş bulunuyorum.

Kısa özetini verdiğim bu durumun bana sağladığı tasavvur doğrultusunda kanaatim o ki; dağların taşların yüklenmekten müşfik duyarak ısrarla kaçındığı emanetin “Muhayyer Hür İrade” dâhilinde, Resullerin her dönem beyan ettikleri mubin/anlaşılır mesajları kapsamında “Dünya Hayatı”nın ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Bu Dünya hayatını yaşanılabilir bir hayat/hidayet üzere mümkün mertebe işler kılabilecek iradenin önünde hiçbir engel olmadığını, tek engelin ise iradenin kendisi olduğunu, yine kendimden pay biçerek teyit ediyorum.

Tespit ve teşhislerimde isabet etmiyor olabilirim. Beni bilgi sahibi insanlar düzeltebilir, yanlışlayabilir ya da tümüyle reddedebilir; hiç sorun değil. Ben gördüğüm fotoğrafın vahametini anlatmaya çalışıyor ve azami vahiyden mülhem (53/3-4) hareket ederek kendimden menkul söz ve yaklaşımlardan uzak durmaya çalışıyorum. Bunu önemsiyor ve gerekçelere/delillere dikkat çekiyorum. Ne kadar muvaffak olurum bilmiyorum, zira zaaflarım ağır basıyor ve insanı muvaffak kılacak azmi kendimde görmüyorum. Benim görmediğimi Allah’ın fazlasıyla gördüğünü ve bunun hepimiz için geçerli olabileceğini düşünüyorum. 

Teklif ve İspatlı Tedavi: Dünyevileşme

Bütün olumsuz durumlara rağmen, son olmayan bir gayretle durumdan vazife çıkararak, var olan kuşatmanın aşılmasına dair vahiyden mülhem gerekçelerle yaklaşık 500 sayfalık bir dosyada “Müminler Dünyevileşmeliler” ismiyle taslak bir çalışma üzerine yoğunlaşmış durumdayım. Yazının başlarında paylaştığım kısım sadece meseleyi anlaşılabilir kılacağını düşündüğüm birkaç sayfalık özetinden ibarettir. Muvaffak olur da teklifi ikmal edip tamamına erdirebilirsem, rüşd sahibi aklıselim insanlarla paylaşmayı umuyor ve fakat bu meselede yoğurdu üfleyerek yiyorum, zira bir meseleyi konuşmaya başladığınızda, muhatapların ilk refleksi çoğunlukla meseleyi anlamadan savunma oluyor. Sürekli savunmada olan insanla bağ kuramıyorsunuz ve bu kişi hakikate karşı kendini kilitlemiş, anahtarı da okyanusun dibine atmış demektir. Savunma aynı zamanda kesintisiz savaşma halidir ve yorucudur! Olması gereken sorgulamadır ve bu sorgulama verili bilginin bahaneleriyle değil, vahiyden mülhem sınanmış bilginin gerekçeleri/delilleriyle teyit edilmeli ve iş bu neticesinde muhayyer bir iradeyle rüşde erişilmelidir! Ancak İslam’ın da isabetli anlaşılması kaydıyla zira tüm dosyanın konusu olduğu üzere, İslam adı altında yaşanan din/darlıktır!

Dolayısıyla; mevcut kısır/kusurlu döngüden çıkmanın yolu, din/darlıktan azade olup, vahiyden/ölçüden mülhem dünyevileşmek ve kaba kuvveti/gürültüyü/eşkıyalığı bertaraf ederek, düşünselden eyleyişe kadar yaşanılabilir hayat/hidayet için meskûn mahaller oluşturmaktan geçmektedir. Lakin din/darlara dair tespit ve teşhisimde şunun her zaman altını çizerim; Sorunun kaynağı çözüm olamaz, teklif getiremez! O sebepledir ki; bugüne kadar yaşanan tıkanmışlığın, kısır/kusurlu döngünün ana nedeni, güya çözüm teklif eden din/darların anlayış ve yaşayışlarının bizzat sorunun kaynağı olmasıdır. Netice almak diye bir dertleri de olmadığı için, tekliflerden hiçbir şey hâsıl olmamaktadır. Oysa iş neticesiyle bellidir ki net olan da ağır bir hüsranın, başta din/darlar olmak üzere bütün insanlığı kuşatmış olmasıdır. 

Din/darların hasarlı tasavvurları sonucu vahyin bir kavramı olan “Dünya”ya dair olumsuz anlamda kullanılan “Dünyevileşme” kavramı, benim tezimde/teklifimde bilakis olumlu bir muhtevayla sarsıcı/darb-ı mesel olarak anlam bulmaktadır, zira Allah Müminlere (21/105–106; 28/1–6) “Dünya”yı vadetmiştir. “Bir Dünya” vadetmiştir. Dünyaya, yani insanlığa da Resulleri/Müminleri/emin insanları (2/143) şahit olarak göstermiştir! 

Vaat edilen bu dünya, kök anlamlarından ve ilgili ayetlerden yola çıkarak, Kur'an'da şöyle tanımlanmış ve insanlar dünyayla tanıştırılmıştır; 

Vahiyden mülhem DÜNYA tanımı;
  •  Mevcut yaşanan her türlü nimetin fevkinde/üstünde (fevk-âlâ-de) bir özelliğe sahip olan ahire/te nazaran aşağıda ve yaşam verdiği insana daha yakın olan dünya; insanla benzeşen/kendisine alıştıran ama “dün”de kalarak yüzüstü bırakan matah bir meta/geçimlik/atıştırmalıktır! 
Hâl böyleyken; Din/darların kahir ekseriyeti dünya konusunda çok ciddi kavram karmaşası yaşamakta ve vahyi bir kavram olan “dünya”yı son derece yanlış anlayışla “aşağılık” olarak görüp anlamsızlaştırmak kaydıyla kerih hale getirmektedirler! Oysa dünyadan birinci derecede mesul olan müminler/emin insanlar bu kavrama iade-i itibar yapıp yönetime talip olma rüşdünü ispatla mükelleftirler!
  • Muhakkak ki biz; her ümmet/topluluk içinden bir Resulü dirilttik ki, Allah'a ibadet edip, tağuttan/azgınlıktan kaçınsınlar! Onlardan kimi hidayete/yaşanılabilir bir hayata erdi, kimisi de yaşanılmaz/dalalet içindeki bir hayatı hak etti. İşte yeryüzünü dolaşın bakın, yalanlayanların akıbeti ne olmuş! (Nahl/36’dan mülhem)
  • Elbette vardır yarattıklarımız içinde ümmet/öncü kadrolar, hakkıyla yaşanılabilir bir hayatı/hidayeti önceleyen/hedefleyen/işlerlik kazandırma gayreti içerisinde olan ve böylece adaleti sağlayan! Çünkü adalet ancak, tüm insanlık için yaşanılabilir bir hayatı/hidayeti hedeflemekle sağlanır! O halde; bu hedefle varlık gösterenler olduğu sürece, bununla eşdeğer/hakediş olarak; Yaşanılabilir hayatın/hidayetin akli/kalbi/vicdani yollarını/izlerini yok saymak kaydıyla; Allah'ın ayetlerini yalanlayanların derecelerini/dünyadaki pozisyonlarını/emellerini/sistemlerini, hiç bilmedikleri/beklemedikleri bir yerden/yönden düşüreceğiz/akamete uğratacağız! Şimdilik onlar emellerinde devam ede dursunlar; muhakkak ki Allah'ın düzeni/sistemi, onu hedefleyenler için son derece metindir/dirençlidir! (Araf/181-183'ten mülhem)

Son Olmayan Son/uç

Buraya kadar olan kısımda öncelikle sözlerime dair şunu belirtmek isterim ki zarfa dair her şey zaafla maluldür; önemi olan mazruftur ve tartışılması gereken de odur. Mazrufa dair özellikle son birkaç yıldır bir tespit/teşhis ve teklifte bulunuyor, Müminlerin vahiyden mülhem dünyevileşmelerini hayati önemi haiz görüyor ve fakat bunun anlaşılmasının da çok güç olduğunu düşünüyorum. Bu durumu Zygmunt Bauman’dan bir alıntıyla daha anlaşılır kılmak istiyorum.

Platon/mağara metaforuna dair…

"Karanlık mağara duvarında dans eden gölgelerle geçen bir ömrün sonunda, gün ışığı yalnızca "onun göz(e)lerini yakabilirdi ve gözlerini yalnızca bakabildiği ve kendisine gösterilen şeylerden daha net olduğuna inandığı şeylere çevirerek kaçardı".

Yeni keşfedilen bilgiyi dostlarıyla paylaşmada başarısız olan (mağaradan çıkmayı başaran) gerçeğin çaresiz müjdecisi, başına daha kötüsü gelmezse, artık yalnızca kendisiyle alay edilmesini bekler. Kendisine "mağara bilim insanları" ile baş etmesi için meydan okunurdu, fakat o, gözleri farklı bir ışığa alıştığı için, onların oyununu pek de oynayamazdı; dolayısıyla, "onların hepsi de ona gülüp, yukarı çıkarak görme duyusunu heba ettiğini ve yukarı çıkmaya denemeye bile değmediğini söylemezler miydi?" Şayet bir şekilde onu yakalayıp öldürürlerse, "onları serbest bırakıp yukarı çıkaran herkesi öldürmezler miydi?" 

Husserl'ın tüm endişeleri zaten burada, Platon'un kafa karıştırıcı alegorisindedir. İlk olarak, dehşet verici bir ihtimal olan gördüklerimizin ve tüm inandıklarımızın sadece bir gölgeler dansı olması, ikinci olarak, eğer öyleyse, bunu bilmemizin bir yolu olmaması. Üçüncüsü olarak, günlük yaşamımızdaki hiçbir şeyin bizi bunu bulmaya teşvik etmemesi. Dördüncü olarak, şayet birisi imkânsızı başarıp gölgelerin ardına, şeylerin kendilerine baksa bile; keşfini dostlarına anlatmada son derece zorlanacak olması."

"Zahmetlidir ve mutlak bir dermansızlık, acımasızca beni sıradan yaşamıma sürüklemektedir. Tam da uykusunda hayali bir özgürlüğün tadını çıkaran, özgürlüğünün yalnızca bir rüya olduğundan şüphe duyduğunda, uyanmaktan korkan ve bu aldatmacanın daha da sürmesi için bu kabul edilebilir illüzyonlarla işbirliği yapan bir tutsak misali, çok acımasızca, kendi rızamla, önceki fikirlerime dönüyorum ve bu güvenin huzurundan sonra gelecek olan zahmetli uyanıklığın gün ışığında değil, daha önce tartışılan zorlukların aşırı karanlığında geçirilmek zorunda olunması endişesi ile bu uykudan uyanmaktan korkuyorum." Zygmunt Bauman Hermenötik ve Sosyal Bilimler

Dolayısıyla; geçmiş 50 yılın, özellikle son 20 yılı akledebilenler tarafından tezekkür, tedebbür, taakkul ve tefakkuhla tefekkür edilip etraflıca ele alınmalıdır. Kahir ekseriyetin büyük yanılgısıyla neticelenen vakalardan/acı tecrübelerden dersler çıkarılarak tedebbürlü stratejiler dâhilinde mümin akılların/emin insanların aleyhine işleyen savaş/çatışma ortamından kaçınarak, mücadele yönteminde şiddet karşıtı yeni paradigmaya geçilmelidir.

Bu yeni paradigma mubin/delilleriyle anlaşılır, akla kara belli, elle tutulur, diğerlerinden ayırt edilebilecek şekilde topluma tilavet edilerek, müminlere asırlardır kilitli olan Dünya/Yönetim/Sistem kapılarının orta-uzun vadede aralanması sağlanmalıdır! Bu duruma engel teşkil edecek olan tek şey ise, inançlardan menkul din/darlıktır!

Hakikatten hâsılı kelam olan mümin akıllar/emin insanlar özelinde, mevcut sui ahvâl değişmediği takdirde, kanaatimce ahirette iki kesimin hesabı çok zor olacaktır ki dünyada zaten ağır bedeller ödenmektedir. 

1- Toplumu hamaset/safsata ve menkul inançlarla büyüleyen hocaefendi/din adamı vasfı taşıyan (9/31) din/dar büyücüler/sihirbazlar!

2- İnsanların bu büyülere karşı muhafaza edilip gelişmesinden birinci derecede sorumlu (Rad/11-12; Enfal/51-53 toplumun nefsi) şuurlu kadrolar/mümin akıllar/emin insanlar/yöneticiler/fikirbazlar! 

“Yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum”
  • Ey iman ederek, emin/güvenlikli bir yaşayış ikame edeceklerine söz verenler!
  • Kendinize gelin; kendinizde olun, kendinizi kaybetmeyin!
  • Nefsinize sahip çıkın! Her daim teyakkuzda olun!
  • Dalalette olanlar/yolunu şaşıranlar/sırat-ı müstakimden sapanlar size asla darlık veremez/çaresiz bir duruma düşüremezler!
  • Ancak; siz, duygularınızın esiri (12/53) olup kendinizden menkul işlerle kendinizi kaybetmez ve nerede nasıl hareket edeceğinizi bilerek, yaşanılabilir bir hayat/hidayet üzere olur ve tüm insanlığa bu yaşamı hediye etmeyi ahdederseniz! Sıkıntılar çekseniz bile, kendini kaybedip yoldan çıkan ifsat ediciler sizi içinden çıkılmaz bir darlığa/çaresizliğe düşüremezler! 
  • En nihayet; hepinizin dönüşü Allah’adır. O, size yapıp ettiklerinizin hakikatini haber verecektir/bildirecektir! (Maide/105'ten mülhem)
Hakikat bağırmaz; işitmek isteyene sessizliği dahi yeterlidir. Bunca gürültünün olduğu yerde hakikat sessizleşir; ancak işitmesini bilene sözünü/teklifini tertil ettirir! Bu cümlemi dosyanın başlarında paylaştığım iktibas cümleyi tekrarlayarak tahkim edeyim; 

"En zor olan nedir? 
Sözdür demiş. Anlatması da zor, anlaması da! 
Sormuşlar; İnsanın başına gelecek en güzel nasip nedir? 
Cevap vermiş; Herkesin bir şeyler anlatmak istediği şu dünyada, seni dinlemek isteyen birine rastlamaktır!"

O sebeple; meseleyi önyargılardan azade bir biçimde anlamaya çalışmak ve neticeyi Allah’ın takdirine bırakmak daha hayırlı olacaktır. Allah ahirette meselenin hakikatini hepimize bildirecektir. Düşüncelerimizde, kararlarımızda ve eyleyişlerimizde hakikat odaklı isabet etmek umuduyla… 

Din/darlar ile Dünya/darlar; hep birlikte ağlarlar!

Hayat Felsefemiz ve İş Tutuşumuz;

İştigal ettiğimiz yerde kalma hesabımız, 1 günle sınırlı olsun! Her ayrılışımız, ertesi gün dönemeyecekmiş gibi olmalı ve işimizi, bizden sonra devam edilecek şekilde/hazırlıkta bırakalım: Dünyevi Sistem/Nizam/İntizam! (23/113)

Lakin bulunduğumuz yerde kalma hesabımız 1 gün olsa da işimizi/sorumluluğumuzu bir ömür orada kalacakmış gibi de intizamlı yerine getirelim; ilişkilerimizi de bu minvalde inşa edelim: Dünyevi İnsan ve Toplum (22/47; 51/56; 67/1-2)

İlki bizi kölelikten kurtaracak, ikincisi efendi yapacaktır: Dünyevi Hür/Akıllı İrade; Şuurlu Yaşam, Dünyada ve Ahirette Netice (2/104; 12/56; 28/5; 21/105; 89/27-30; 39/73-74; 80/38-39)

Sözün özü: İsabetli yol belirlenemediği için şu an iradi bir durum yok ortada! 
İradenin olmadığı yerde ise kölelik vardır! 
Kendilerini özgür zanneden köleler!

Yaşam Felsefesi;
İnsanı tutan/Kitâbî/kayıtlı kılan şuurdur!
Yaşamın her anına şuur eşlik etmeli!
Şuur yok ise, mesul değilsiniz!
Mesuliyet yok ise, şuurlu değilsiniz!   

Yâ Rabbi! 
Özümle sözümü; 
Sözümle de yüzümü/vechimi/rağbetimi/itibarımı ve amelimi; 
Kametimle kıymetimi eşdeğer kıl;
Bunlardan dolayı beni/bizi tenakuza (kendi kendini tahrip etmeye) düşürme! 
Ve maksadımı/zı hâsıl eyle!
N'olursun...

Hira
Bedenim kalabalıklar içinde olsa da ruhumu Hira'da yalnız yakarım!
Keşişlerin tütsüleriyle kokar gecelerim…
O yüzdendir kelimelerime ruh katamayışım…
Yavan sözcüklerim, avam cümlelerim, her biri diğerinden yaban sözlerim...
Kerhen tutulmalarım şehirlerde, tutunamıyor olmam o yüzdendir yâd ellerde... 
Göçebeliğim, asiliğim ve dahi cahilliğim...
Kelimelerimin keskinliği o yüzden yakar civarımı, acıtır canları;
Örseler ruhları ruhsuzluğum...
Ruhum esirdir mağarada, ruhum tutsak; bedenim şehirde ağır aksak...
Şehirlerde sahtelerinin yaşandığı hirayı, hâceri ve dahi habeşi asaletiyle yaşasak diyorum...
Ve ben şehirlerde mütemadiyen ölüyorum...
Tutmayın beni şehirde, her gece toprağa bir ruh gömüyorum...
Ömür bitti, söz bitti, ben bittim diyorum!
Gidiyorum…

Âlemleri yaratanı, yarattıklarıyla birlikte anlama, takdir edebilme umuduyla; muhayyer bayramlar diliyorum.

Hakan Çandır
9 Mart 2025 Araf/e... 
6 Nisan 2026 İstanbul


Selam Yurduna Davet

Geçmişin kavgasını sürdürenler, geleceği inşa edemezler!  Coğrafya kaderdir ama mukadder değildir; yani aklıselim yönetici ehil kadroların s...